
Herşeye söz gerekmez.
THE DONUT THEORY (Evrenin işleyişi; karmaşa – düzen – karmaşa – düzen)


Lokma Teorisi (11/22/21 Las Vegas Şehir Hapishanesi)
[
] Yaratılış yani olay ufku, yani doğum, yani geri besleme. Bir teorim olmasa oturup sizi meşgul etmem, zamanınızı almam, kısmen araştırdım, benzer bir teoriye rastlayamadım. Stephan Hawking’in bizi getirdiği yer; Mezar Teorisi. (Mezarı kazarsanız aynı anda hem mezar boşluğu (0), hem de toprağını elde edersiniz (1). Böylece aynı anda hem 0, hem 1 oluşur.) Bilgisayar mühendisliğini bu yüzden bıraktım. Herşeyin 0 ve 1’den oluşması basitliği insanı tatmin edecek noktada değil, peki Hawking? Onun da aynı; NATO kafa, NATO mermer!
İster kabul edelim ister etmeyelim hayatımızda 4 bölüm var; Varlık Alemi (madde-mana), Ruhlar Alemi (anti-madde, anti-mana). 0 ve 1’den oluşmadığımıza göre ve Hawking’in Mezar Teorisi mezarın içeriğini anlatmaya yetersiz kaldığına göre, biz teorimizi tanımlamaya çalışalım. Evrende açtığımız mezar boşluğu Hawking’e göre 0, toprak ise 1. Paralel evrende anne karnında meydana gelen çocuk 1, annenin karnındaki boşluk 0.
Evet evet teori bu; basit olması, anlaşılır olması, amatör bir temel çalışma olması ve yeni şeyler kazandırması bana yetti. Büyük Patlama Teorisinin söylediği gibi; tüm maddenin ilk var olan ESİR maddesinin rastgele püskürmesiyle ve evrenin genişlemesinin bir noktada duracağı öngörüsüyle şunu söyleyebiliriz; çok boyutlu evrenin varacağı yer kendisinin ilk püskürmesine sebep olan noktaya küçülmesi (push back), dağarcığım yetersiz ama hadi diyelim devinim. Acaba reenkarnasyon inanışı böyle mi diyor? Gece-gündüz sizi çürütecek halim yok.
THE DONUT THEORY (4 Yapraklı Yoncaya Bütünsel Bakış)
Temel varsayımımız; 4 yapraklı yonca şeklinin çoğaltılıp 3 boyutlu şekliyle bir DONUT lokmayı andırdığı düşünülerek, evrenin tüm bileşenlerinin 4 kavram üzerine yerleştirilerek açıklanabileceğini öngörmektir. Velhasılıkelam, âlem, varlık âlemini oluşturan madde ve mana ile ruhlar âlemini içeren anti-madde ve anti-manadan oluşmaktadır. Ve bu 4 kavram aynı anda %100 etkileşime geçerek birleşip DONUT görünümünü alabileceği gibi, tamamen birbirinden bağımsız hareket eden 4 yana savrulmuş yaprak gibi %0 etkileşimde de olabilmektedir. Bizim yaprakları ikişerli düzeyde ve çapraz düzeyde etkileşimlerini öngörmemizdeki amaç; örneklerini verebileceğimiz varlık âlemindeki madde ve manayı anlaşılabilir kılmaktır.
Şimdi elimize aldığımız 4 yapraklı yoncaları elimizi yumruk haline getirip üst üste koyalım. Aynı sayıdaki yoncaları elimizin altına da koyup demet haline getirelim, evet ortaya çıkan şekil DONUT (lokma). Anlık fotoğrafta görülen 4 yapraklı yonca şeklini, teorimiz açısından daha anlaşılabilir kılacağını düşünüyorum. (Ayrıca bir amatör bilimci olarak 4 yapraklı yoncanın getireceği şansa çok ihtiyacımız var.) Aslında tohumdan fırlayan ilk filizin yukarıya doğru ve sağa-sola 2 yaprak şeklinde açmasını hayal edelim ve aynı filizin aşağıya doğru sağa-sola 2 yaprak şeklinde açtığını varsayalım. Ortaya böyle bir şekil çıkıyor;
Teoriyi geliştirmemi sağlayan motivasyonda Tanrıyı egale etme fikri olduğu için burada yaprakların tutunduğu sapı, ya da onu oluşturan tohumu ve kökleri egale ediyoruz. Buradaki amaç; matematiksel olarak yaprakların etkileşimini (lim0) düzeyinde tutmak olduğu için yaprakların tam ortasını boşluk olarak kabul ediyoruz. Çok kafa karıştırıcı olduysa dalından kopmuş tek bir yaprağın 4 mevsim rengârenk hallerini tahayyül edebilirsiniz.
İleride de anlatılacağı üzere temel amacımız; varsayımı tahayyül etmekle, maddeyi manayla birleştirmek.
Meseleye biyolojik olarak bakıp (1 hücrenin 2 mitozla 4 adet olması ya da mayozla 4 farklı hücreye dönüşmesi) DNA’nın ve aminoasitlerin çalışma prensipleri üzerinden varsayımlarda bulunmadık. Bilakis temel tezlerimizi matematik ve fizik üzerine yerleştirerek (-1, 0, 1) ya da fizik, metafizik, madde, anti-madde kavramları üzerinden geliştirdik.
Şu an bilim adamlarınca varlığı kabul edilen ve maddeyi oluşturduğu düşünülen maddeye biz de teorimizde ‘karanlık madde’ adını vereceğiz. Mana tarafında da basitçe, hislerimizi oluşturan derin duygularımıza da ‘karanlık mana’ adını veriyoruz. Böylelikle karşı tarafta da kavramları tanıyabiliriz; ‘anti-madde’, ‘karanlık anti-madde’, ‘anti-mana’ ve ‘karanlık anti-mana’ olmak üzere 8 tanım üzerinden teorimizi ateşliyoruz. Oluşan yoncamızın şekli;
Kısaca daha önceki yoncamızı oluşturan etkenlerin anlık imajı bu şekilde görünmekte. Genel imajında da dışı çikolata kaplı, içi bonibon parçacıklarıyla dolu bir DONUT elde ediyoruz. Aslında Hawking’in cevizinin 360 derece döndüğü şekli hayal ederek de bu sonuca ulaşabiliriz. Tabii 3 boyutlu evreni ve zamanı da hesaba katarak en az kendi kadar daha yer değiştirdiğini öngörüyoruz. Ya da dört bir yana doğru saçılma ifadesini kullanabiliriz. Çünkü her yana saçılan parçacıklar ve manacıklar sadece belirleyebildiğimiz 8 ana evrende anlam kazanacağı için, yukarı ve aşağı saçılan parçacıklar zamanla sağa ve sola doğru savrulacak ve şeklimiz en nihayetinde hep DONUT görünümünü alacaktır. Aslında her şeyin makro şekli delikli bir küre gibi olsa da dengeye gelen şekil hep DONUT olmaktadır.
Tüm bilim adamlarının ve âlimlerin söylediği ve en son Stephan Hawking’in ete kemiğe büründürdüğü bir teori var; her şey zıddıyla bilinir. Siyah-beyaz, gece-gündüz, Allah-şeytan, günah-sevap, 0 ve 1, olmak ya da olmamak, Habil-Kabil, negatif-pozitif, Harun-Karun, doğum—ölüm. Bir de buna benzer felsefi bir yorum var; her şey çift yaratılmıştır. Kadın-erkek, abi-kardeş hatta ikiz kardeş (tek yumurta-çift yumurta), iki göz, iki kulak gibi neredeyse tüm organlarımızın da ikili olması, aslında kısaca simetrik olan her şey, hatta ruh ikizi veya evrenin başka bir yerinde var olduğunu düşündüğümüz ikinci benliğimiz bile sayılabilir. Yine yeri geldikçe ben de bu kavramlarla anlaşılabilir olmaya çalışacağım. Bizim teorimizde de kullanacağımız bir kavram; zıtlık ya da ikilik. Yaratılan her şeyin yarısı (-), yarısı (+)’dır. Çünkü başlarda zıt gibi görünen kutuplar, evrende tanımlayacak yer kalmayınca aynı yere kapanıp birbirinin üzerine binerler. Bunu matematik üzerinden modellersek; her bir karenin kapladığı hacim çift sayılı modellerde (-) ve (+) kutbu barındırırken, tek sayılı modellerde sonuncu kutucuğun yarısının (+), yarısının (-) dolması sonucunu doğuruyor. Yani son kutucuk hep nötr (0).

Bir de yolda giden aracın belirli bir süre sonra daha verimli hale gelmesi veya gittikçe aşınması olayının birleşimi de teoride belirttiğimiz DONUT şeklinin oluşmasına yardımcı oluyor.
Fakat 2 yaprağın birbirine tutundurulup dairesel biçimde hareket ettirilmesi kavramı 3 boyutlu olduğu için buradaki şekil birbirine tamamen bağımlı DNA sarmalı şeklinde görüntüleniyor. 

Tabii teorimizi geliştirirken 3 boyutlu modellenecek örnekler vermeye çalışacağım fakat matematik de amacımızı anlatmaktan fersah fersah uzak. İleride bilim adamlarından destek almaktan şeref duyarım, amacım karanlığa küfretmektense bir mum yakmak, yoksa transkriptteki GPA notum benim yakayı ele verir.😂

THE MIDDLE THEORY (Ortanca Teorisi)
Baştan söyleyeyim ben ortanca çocuğum, o yüzden başka bir teoriyi savunacak değilim. ‘Yaş 35! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün.’ dizelerini herkes bilir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın 46, Dante’nin 56 yaşında öldüğünü düşünüp kıkır kıkır gülerdik. Dante’nin insan ömrünü 70 yıl olarak hesaplamasına rağmen Einstein’ın Zamanın Göreceliği kuramını düşündüğümüzde bu kişilerin bahsettiği zamanın kendileri için yolun ortası olduğunu kavrayamadık. 4 Yapraklı Yonca Modeline göre; onların kendi hayatlarının ortasına geldiklerini düşünmeleri, ortada olmalarına yol açmıştı. ‘Ortayol, ortadirek, ortakantin’ hepsi aslında genel olarak matematiksel ya da mantıksal varlığın ikiye bölünmesini kastediyor. Bizim burada karşı çıktığımız mevzu orta, yani 1ile 5 arasındaki 3 (orta not), vasat, alelade (mediocrity), ortalık malı gibi ifadelerle bozulmuş ‘Ortanca’ kavramını 4 Yapraklı Yonca Modeli ile yeşertmek. Mesela çağlar; İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ. Şimdi bir an 1453’e gidelim, yani Orta Çağ kapanıp Yeni Çağ açılıyor. Bakın buradaki Orta kavramından bambaşka bir orta kavramı daha çıktı. Yani iki çağın tam ortası demek aslında yepyeni bir çağın tam başlangıcında olduğumuzu gösteriyor. Burada da sözü edilen Orta Çağ kavramı hoşumuza gitmedi ama unutmayalım ki Türklerin İstanbul’u alabilmesinde, bu Orta Çağ zihniyetinin Hristiyanlığa verdiği zararın katkısı büyük oldu. Kavimler Göçü ve Fransız İhtilali de yine kendi dönemlerinin geçmiş ve geleceğinin tam ortasında yer almıyor mu? O zaman burada da adaleti işletelim ve hangi ortanın vasatlık olduğunu, hangi ortanın devrim olduğunu bulmaya çalışalım. İki manaya da gelen “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” sözü de iyi ya da kötü, büyük bir devrimden söz etmiyor mu? Madem geçmiş gitmiştir, gelecek de henüz gelmemiştir, o zaman bugünü ortalamak ve yeniliklere hazır hâle getirmek gerekir. Carpediem diyem anlatamiyem! O zaman gülmediyseniz bir tebessümü hak eden ORTA Doğu Teknik Üniversitesi Stadyumunda yazan DEVRİM’in konuyla gerçekten alakası yok.
Geçmişe 1, geleceğe 3 diyelim. Peki Fatih? II. Mehmet. Zaman göreceli olduğu için teoride kullanacağımız sayıları yıllara bağlamak çok zor. Rakamsal olarak 1, 2, 3. Nokta. Başka rakam yok. Buradaki küçük oyunu lehimize çevirelim, kontrol edebildiğimiz bugün ve gelecek 2+3=5, yani şanslı rakamım, ortanca çocuğuz diye 2’yi sahiplenecek değilim. Tek ve gerçek 5’tir. Mesela kareyi düşünelim ve ortasın bulmaya çalışalım, ortası yine 5. nokta olacaktır.
4 Yapraklı Yonca Modelinde de gerçek dünyayı oluşturan madde ve mana ile bunların aksisedalarının var olduğu diğer 2 boyut, hepsini meydana getiren bir 5. ve aslında 0. boyutu oluşturuyor. Yonca yapraklarını tutan ve onların boyutuna benzemeyen 5. element ne? Sapı. Tutunduğu dal elimine edilebilir çünkü var olan diğer 4 boyutun toplamı, tüm varlığı açıklamaya yetiyor. Var zannettiğimiz 5. boyut ancak 0. boyut olabilir ve bizim için geçmiş-gelecek, madde-mana hiçbir yerde izine rastlayamadığımız, varsa da tamamen bağımsız ve süreksiz bir anlam içeriyor.
***********************************************
Ben insanın günahıyla sevabıyla var olması değil lim100 seviyesinde durulaşması niyetindeyim. (Devir daim) Zeus’un 4 kollu insan tasviri yapmasına rağmen neden 2 kolluyuz, diğer ikisi acaba bu ikisini mi doğurdu sorgusundayım. İstemiyorum, günahın sevapla iç içe olduğunu kabullenemiyorum. Mesela, her şakada bir gerçek payı yok bence. Şaka ‘0’ gerçeklikle var olduğu sürece daha eğlenceli, her iyinin içinde bir kötü, her kötüde bir iyilik yok işte. Duru bir iyilik, fakatsız amasız cümleler kurmak gerek. ‘Ama’dan önce söylenen cümleler anlamını yitiriyor derler. (Amerikalılar bullshit diyor ama’dan önce söylenmiş sözlere) Sadece iyiyi, doğruyu, güzeli arıyorum bu dünyada. Teorimle de zıtlığı, kötülüğü, yanlışı diğer aleme postalıyorum. Tüm kömürleri o tarafa göndererek bu tarafa bir elmas göndermesini rica ediyorum. Keyif benim değil mi, bara gidince illa duble viski söylüyorum, kebapçıya gidip çift lavaş istiyorum. Teoman hoca efendi gibi “Çok kadın hiç kadındır oğlum, yalnızlıktır sonun!” diye iç geçiriyorum belki ama en azından 2 kadın istiyorum, birbirini dengelesin beni 3. şahsa mahkum etmesin. Hem ayranım dökülmesin hem belim bükülmesin istiyorum. Sizden istemiyorum merak etmeyin. Sordunuz derdin ne diye, anlatıyorum. Yani duble istiyorum her şeyi, katmerli. Hissim böyle söylüyor. Zıtlık, aksilik, negatiflik istemiyorum. Evrendeki aksisedamı görmek istiyorum, en azından dedemi, ebemi tekrar görmek istiyorum. İstanbul’a getirilen Davut’un kılıcını alıp, sahibine iade etmek istiyorum. Madem varlık-yokluk tartışıyoruz söyleyeyim; anti-madde ve anti-mana alemine yani karşı tarafa ulaşıp oradaki maddeyi yok ederek, bu taraftaki maddeciği kendim üretmek istiyorum. CERN’de çok para harcandı, israf olmasın istiyorum. Hawking’i ayağa kaldırmak, Einstein’ı tıraş etmek, Hazarfen’le Üsküdar’a birlikte uçmak istiyorum.
Aslında The Middle Theory’de de belirttim; Dünyayı kökten de değiştirmek istiyorum. Madem ortanca olarak yeni şeyler söyleme fikri bana verilmiş, Musa gibi ben de içimdeki denizi ikiye parçalayıp içinden geçmek istiyorum. Yaşım 35, yolun yarısını geçtim, mesela Ay’a bomba fırlatıp çarpmasını, Dünya’yı Güneş’e atıp dengeleri altüst etmek istiyorum. Biliyorum yolda yanarız, ama yaşlandım ölümden korkmuyorum, en azından Samanyolu’nu başka bir galaksiye çarptırabilirsek bir şey değiştirir miyim diye düşünüyorum. Sonra farkediyorum; ya teorimi anlatmalıyım ya da anlayabildiğim evrenin sunduğu iki büyük patlamaya ön ayak olmalıyım. Birincisi; yapay bir süpernova oluşturarak 2 galaksinin çarpışmasını sağlayıp Büyük Patlamanın sonucunu erkenden görmek, ya da nükleer enerjinin son teknolojisini kullanarak Dünya’da bir füzyon patlaması yaşatarak diğer evrenlere ulaşabilecek bir Solucan Deliği açıp içinden geçmek.
Görünen o ki Ay’da, Dünya’da, Güneş’te ya da Samanyolu Galaksisinde yaptığımız iyileştirme ya da bozulma, tanımlayabildiğim evrenin umrunda olmayacak, onun işleyişini değiştiremeyecek kadar etkisiz kalıyor. Olsun, varsın olmasın, hafızam ve umutlarım hep benimle beraber, şimdilik.
———————————————————————————————–
Dünya’yı Güneş’e çarptırma teorilerini incelemek lazım. Koskoca evrende devede kulak bir işlemin değeri olmayabilir. Basitçe; domino etkisi yapabilecek bir süpernovaya ihtiyaç var. Çünkü hesaplara göre; bir sonraki süpernovayı görmeye gücümüz yetmeyecek. Aslında Dünyanın ömrü Güneş kadar. Güneş 10 milyar yıl sonra sönünce kıyamet de kopmuş oluyor, aman aman dertlenmeye gerek yok. Ebcedde 2150 yani ona da yetişemiyoruz. Matrix üçleme yaptı, baktı bir şey değişmiyor, felsefeyi bıraktı, dinle bilim-kurguyu harmanlıyor. Çözüm; füzyon kadar güçlü bir karadelik oluşturup en azından birkaç galaksiyi içine çekebilirsek, olay ufkunu yakalayıp solucan deliğinden teleport yapabiliriz. Evren genişleme safhasında ama genişleyip büzülecek bir forma benziyor, maddesi tükeniyor.
Tekrar büzüldüğü anda ise Ortanca Teorimiz devreye giriyor, yani başlangıçtan beri geçen süreyi tekrar kat ederek eski yaratılışçı formuna dönmesi gerekiyor. Dört Yapraklı Yonca Modelinin oluşması için formların önce kendi içinde birbirini tamamlaması, enerjisinin tükendiği anda anti-kuvvet etkisinin sıfırdan kendini yenilemesi gerekiyor. Bu şekilde atmosfere ihtiyacı olan zavallılar olarak hayatta kalamayız. Atmosfere ihtiyacı olmayan canlıları baz alarak; düşünen, organik temelli ama kendini yenileyebilen, kusursuz, hatasız, robotik canlılar üretmeliyiz. Bu canlıları solucan deliğine ulaştıracak, maddesi tükenmeyen, insansız, nükleer bazlı araçlar üretmeliyiz.
4 Yapraklı Yonca Modeli (Aksiseda-Pushback)
Kromozom ya da kelebek, şekil ne olursa olsun bir noktadan çıkan 4 farklı ürünü göstermekte.
((-1 ((0)) 1) ) Hawking’in mezarlık teorisini ‘ölüm-doğum-hüzün-sevinç’ şeklinde görebiliriz. Doğumu engellersek daha çok doğar. Yok yok biz lokma diyelim en iyisi.
Hepimiz aklımıza bir lokma getirelim şu an; Dört Yapraklı Yonca Modelimizi, Ortanca Teorisi ile birlikte hareket ettirelim. Aklımızdaki lokma 2 numaralı yerde oluşmuş oldu. Biz hafızamıza lokma isteğimizi ilettiğimizde, 4 numaralı bölgede de gelecekte oluşabilecek bir lokma yoksunluğunun ilk işaret fişeğini ateşlemiş olduk. Aynı zamanda lokmaya ulaşma olasılığımız ve sadece zihnimizde kurguladığımız lokmayı var etme istediğimizden dolayı evrendeki yıldız tozlarının, yani maddenin, yani 1 numaranın bir araya gelmesi için 2 numarayı 1’e çevirme gücümüzü kullanıyoruz. Çünkü bilincimiz (arzumuz), bildiğimiz evrende lokmayı bir araya getirecek materyallerin olduğunu düşünmek zorunda, çünkü var, eğer yoksa 2 numaranın bunun üzerine ısrar etmesi bambaşka bir felsefe konusu.
Mesela bir çocuğu düşünelim. Çocuğun hiçbir şey hayal etmese de acıkma hissi ile ağlaması ve lokma istemesi, ona genetik olarak geçen vücudunun ve beyninde önceden anne-babasının bıraktığı hafıza kalıntılarının 2 numaralı bölgeyi harekete geçirmesinden kaynaklanıyor. Daha derin ve önceki bir mevzu gibi görünse de bizim teorimizin belirttiği zamanın öncesi-sonrası, evvel-âhir gibi tabirlere dökerek bir akışı olduğu fikri, geçmiş kalıpları ile gelecek kaygıları arasında bunalmamıza yol açıyor. O yüzden lokmada 4 yapraklı yonca şeması üzerinden değerlendirdiğimiz gibi burada da çocuk-lokma ilişkisini 4 bölgeye yatırıyoruz. Evet neredeydik? 2 numaralı bölgenin tetiklediği 1 numaralı bölge yıldız tozlarının (düşünce gücü sayesinde) birleşme olasılığını sıfırdan limit 0 düzeyine geçirdi ve başka şeyleri anlamlandırmaya çalışmasa da annesinin elinde tuttuğu lokmayı ilk defa kendi gözleriyle gördü, yani var etti, yani bir numaraya 2 numaradan ulaştı, evrenleri birleştirdi, kendi vücudunun gerçekliği (maymunun ilk bunu fark ettiği belirtiliyor BKZ) dışında dışarıdan ilk kez bir varlığı gözünün ortasında bulunduğunu iddia ettiğim(bakınız) kara delikten keşfetti. Artık yeme isteği vardı ve yemek de…
** Tabii burada annesini Tanrı zannetti, ona bilinmeyen bir yerden lütufta bulunup yemek getirmişti. Her şey çok güzeldi: Tanrı- Anne-Yemek. Daha ne istesindi! Evet farkındayım tutamıyorum kendimi ama aklıma gelen yanılgıları da belirtmek istiyorum çünkü amacım kendimi sorgulamak.
Buraya kadarki 2 alan; Madde(1) ve Mana(2) alanı olarak nitelendirilebilir. Maddenin, anti-maddenin kainat açısından değerinin ancak limit sıfır düzeyde olduğu gerçeğinden hareketle biz yine de %1 (yüzde bir) şeklinde tanımlayıp hareket edelim. Şu ana kadar tespit edilmiş evrenin sınırlı olduğunu düşünerek yüzde biri(%1) hem madde hem de karanlık madde olarak belirtmemiz gerekmektedir. Matematiksel olarak da madde %0,0001 ve karanlık madde ancak % 99,9999 şeklinde ayrılabilir. Bizim teorimizde önkabul olarak hâlihazırda geliştirilmiş madde-karanlık madde(anti-madde) kuramını ele alalım. 1. Ve 2. bölgeyi kavradığıma göre bebeğimiz de büyüyecek ve bu doğrultuda 3. ve 4. bölgeleri de yine 2. bölgeden başlayarak açıklamamız gerekecek. (Einstein %99 düşünür, %1 uygulardı.) 2. bölgede lokmaya olan istek, 3. bölgede 1. bölge için ortaya çıkması gereken lokma yapım malzemelerini içermekte ve ilk bakışta onun hammaddesini sağlayan bölge şeklinde görülmektedir. Yani restoranda 1 adet lokma yapmak için 100 adet maddeye ihtiyaç bulunmaktadır. 1 adet lokmanın 1. bölgede üretildiğini varsayarsak kalan 99 adet malzemenin 3. bölgede olduğunu varsayabiliriz. Ve yine 2. bölgede lokmaya olan istek 4. bölgede 2. bölge için ortaya çıkması gereken lokma istek manalarını içermekte ve ilk bakışta o isteği üreten bölge şeklinde görünmektedir. Yani lokmaya duyduğumuz isteğin var olması için o isteğin 100 katı kadar da lokmaya duyduğumuz istek kadar lokma isteği de dahil başka şeylere duyduğumuz isteğin var olması gerekmektedir. Başka şeyler teoride anlamlı değer taşımadığı için bu kısma lokma isteğini hesaba katmayarak (lokmasızlık) isteği gibi bir mana verebiliriz. Böylece 1 lokma isteğinin 2. bölgede oluştuğunu kabul ederek kalan 99 lokmasızlık isteğinin 4. Bölgede oluştuğunu varsayabiliriz ve bu bölgeye de Anti-mana adı altında yepyeni bir anlam verebiliriz. İşte bugüne kadar kayıp olduğunu düşünülen ve bulma olasılığı az olan ve teorimizin şansı 4. yaprak. (Yani piknik yaparken sürekli aradığımız fakat kolayca vazgeçtiğimiz, bulunsa da diğer yapraklara benzediği için önemsemediğimiz 4. Yaprak. Trinity ile yetinen insanoğlunun son çıkış kapısı, 3 Silahşörler’in Dartanyan’ı, 3 büyük meleğin tamamlayıcısı Azrail, tüm fikirlerin ters fikri, ikincil duygu, antitez, iyiye kötü, kötüye iyi, Ying-Yang gibi iç içe geçmiş bir duygu değil, safi anti-mana, limit yüze giden her farklı anlamı içermekte.
Genel bakışta ilk görünüm yaprak şeklindedir
fakat gerçekleştiğini görünce artan isteğimiz yoncamızı dört yapraklı yonca şeklinin pozisyonuna getirip sabitleyecektir. Yani 1 ve 3 numaralı alan birbirinin tersi, aksi-sedası, aynı zamanda da aynısı gibi görünecektir. Çünkü satılmayan lokmalar tekrar işleme tabi olacaktır. Bizim algıladığımız dünyanın gerçek ve güzel olması, sadece satılmaya hazır taze lezzetli lokmaları görmemiz den kaynaklıdır yoksa 2.-3. ve ve 4. alandaki sanıldığı kadar çarpıcı, çekici, dikkate değer görülmemiştir. Herkes lokmayı kapıştığı için de dünya gittikçe acımasız hale gelmiş ve kaynaklarını tüketmeye başlamıştır. Bilakis, tükenmişlik bize hastır ve bir sendromdur. Tükettiğimizi sandığımız şeyler tekrar yenileşmekte ve tekrar devinim içerisine sokulmaktadır. Örneğin E=m.c^2 Mesela; zebranın beyaz üzerine mi siyah? siyah üzerine mi beyaz? şeklinde tartışma konusu yapılması malum. Bizim 1. ve 3. bölgemizde aynı kardeş 2 zebra gibi görünmesine rağmen birbirinin zıttı şeklinde hareket ediyor görünmekte. bu zıtlık pushback etkisi yaparak o bölgeden maddeyi çağırmamıza ya da enerji dönüşümünü tamamlamaya, maddenin tekrar oraya akmasını sağlamakta.
Aksi Seda dediğimiz 2 zebra kardeş kuramı bizi yine Ortanca teorinin kucağına itmekte. Yani her şey ((-1 (0) 1))
’e giderken aynı zamanda -1’e doğru etki-tepki prensibine benzer bir yönelim içeriyor. 2. bölgedeki istek büyüdükçe oranın birinci bölgeye hızla limit bire götürmesi ve bu sayede 0 olan 3. bölgeyi çalıştırarak aksi kuvvet uyguladığı görmekte; yani ne kadar ekmek o kadar köfte.
ROKET ÖRNEĞİ – CERN 
Mesela bir roketi düşünelim; ilk başta yerine sabitlenen roket, yukarıya doğru hareket ederken, hareketi sağlayan motorlar aşağıya doğru bir kuvvet oluşturuyor. Tohumdan çıkan fidan yukarı doğru hareket ederken, kökleri aşağı doğru hareket ediyor. Newton’un yer çekimi kanunu bu noktada bize çok şey anlatıyor. Madde kütlesine göre ve uzaklığına göre yer çekiminden etkileniyor. Einstein ise maddenin belli bir hıza erişince enerjiye dönüşeceğini öngörmüş ve zamanın bükülebildiğini belirtmiş. Hawking ise evrenin genişlediği tezini geliştirerek, evrenin solucan deliklerinin olduğunu, maddenin buralarda form değiştirdiğini belirtmiş. Kara delik ve anti-madde gibi kavramları geliştirerek; karadelikte üç boyutlu evrenin kaybolduğunu ve radyasyon yayması sebebiyle muhtemelen büzüşüp yok olduğu tezini geliştirmiş. Yani madde, esir denilen bir ana maddenin her yöne parçalanmasından dolayı evreni oluşturmuş. Evet, burada bizim teorimiz başlıyor, push back kavramı ve Ortanca Teorinin temel olarak kullanıldığı Lokma Teorisi. Roket örneğinde olduğu gibi 0’dan başlayan ve 1’e giden her bir maddenin mutlaka aksi yönde ya da ekstra üç boyut ve yeni zaman kavramı da katarak söyleyebiliriz ki; madde ve içerdiği madde mana bağlamında 1′ e doğru giderken, anti-madde ve anti-mana – 1’e doğru gitmektedir ve ister genişlesin İster büzüşsün, tüm alem ancak kendi içerisinde devinim noktasına gelerek dengeye gelmektedir. Varlığı ve manayı açıklamak için anti-madde ve anti-mana gibi kavramlara ihtiyaç vardır ve kesinlikle bizim beynimizin dışında üretebileceğimiz hiçbir madde ve mana bulunmamaktadır. Tüm kâinat ve derin anlamı, bilimin ve felsefenin birleşik gücü ile açıklanabilir ve hiçbir şekilde Dört Yapraklı Yonca Modelinin bir sapa, bir bağlantı noktasına, bir yaratıcıya, bir itici güce, bir 5. kuvvete ihtiyacı, bir yaratıcıya bağlanma zorunluluğu bulunmamaktadır. Dengeye gelen tüm Evren, teorimizin ismini oluşturan lokmayı andırmaktadır ve dört yapraklı yoncanın ortası sadece boşluktur, boş olması gerekmektedir ve denklemde asla yer almaması gerekmektedir. %100 olarak 2. bölgeye inanan kişi, nasıl diğer bölgelere sıçrayacak kuvveti bulamıyorsa, 4 bölgenin dengeye geldiği ortanca noktada da teoriye herhangi bir varlık, bir kuvvet, bir itici güç, yaratıcı doktrin olmamalıdır.
Dört Yapraklı Yonca Modelinin oluşturduğu Lokma Teorisinde de 4 farklı boyut olmasına rağmen ortasının boş olması gerektiğini, evrenlerin birbirleri ile etkileşimi sayesinde sarmal hale gelerek ortasındaki boşluğu oluşturduğunu ve şeklin lokmayı andırdığını tekrar ifade edelim. Çünkü bizim teorimizde de evrenler üst üste kapanabiliyor, iç içe geçebilir veya tamamen 4 kopuk parça halinde görüntülenebiliyor. Bir örnek verelim; mesela bilinç konusunu işlerken ego, süper ego, ihtiyaçlar vs. buzdağı şekillerini hatırlayabiliriz. Burada birçok kavram Tanrı inancını herhangi birine yedirmemiş ya da ihtiyaç duymamış. Tabii bizim çevremizde kesinlikle Tanrı olmamalı.
O şekiller (bkz. aysberk ) gibi bir şekil de ben yapmaya çalıştım, sadece biraz daha derinleştirmek istiyorum ki beni çürütün veya teoriyi ilerletin. 1. bölgemizdeki materyali yine aynı bölgedeki denk maddenin oluşturduğunu söyleyen fizikçiler Bing-bangin ötesine geçemiyorlar. O yüzden ben de 1. bölgede kapana kısılanlar için ‘Materyalist’ ifadesi kullanıyorum. Tanrı tahtında oturup ölümümüzü bekliyor kafasındakileri ‘Agnostik’; ‘Ben isterim Allah verir.’, ‘Emotional’; beyhude çabalar ‘nihilist’. MEAN
.
Mesela tanrının bulutların üstünde olduğunu ve eğer oraya ulaşırsak en azından başka alemlerin kapılarının açılacağını varsayalım. Teorimi 1 nolu yaprak üzerinden kurmama rağmen bu varsayımlar beni sürekli 2. noktadan başlatmak zorunda bırakıyor. Teorim kendi parmaklarımın arasından kayıp gidiyor gibi hissediyorum, bir çözüm bulmalıyım ya da teorinin kendi dinamiklerini özgür bırakıp güçlenmesini sağlamalıyım. Henüz karar vermedim. Güzel bir laf var; “Düşünce, düşüme düşünce!” diyerek 2. yapraktan ve 0 noktasından fikirlerimi hareket ettiriyorum. İçimde Tanrının varlığına dair ilk his oluştu, inanma ihtiyacı hissediyorum, hiçbir maddi duyguyu katmadan safi inanmak, maddesi olmayana inanmak istiyorum. Fakat anti-mana evreni de inançsızlık üzerine tezler geliştirdiği için karşısına hemen ilk tezi koyuyor; ‘inanacak bir şey yok’. Madde oluşmadığı için 1. ve 3. evrenlere şu an hiç ulaşamıyoruz. Yani mana ve anti-mana kendi içerisinde çarpışmak zorunda. Tabii inancımızı kuvvetlendirmek için 2. bölgeyi artırmak zorundayız. Mesela %25 kadar arttıralım, böylece 4. bölgedeki inançsızlıkla da %75 seviyesine geldi çünkü 4. bölge aynı zamanda %25 inancı da içeriyor kabul ediyoruz. Çünkü siz neye inanırsanız inanın, karşı evrenden çağıracağız her şeyi %25 değil %100 üzerinden çağırmış olmaktasınız. İlk bakışta 4. bölgenin inancını %75 seviyesinde görseniz de siz 2. bölgede bir şeye inanarak 4. bölgede sadece o bölgenin inanç seviyesini değiştirebiliyorsunuz, yoksa inançsızlık dediğimiz toplamda elde edilen anti-mana her zaman %100 seviyesinde. Şimdi inancımızı %50 seviyesini çıkarıyoruz, böylece 4. bölgedeki inançsızlık da %50 seviyesine geldi ve bu bölgenin yine de %50 olan seviyesini koruduğunu ve toplam değerinin %100 olduğunu kabul ediyoruz. Peki %75 inanç olduğunda karşı tarafta da %25 inanç ve %75 inançsızlık seviyesi korunuyor ve toplam değeri %100 olarak belirliyoruz. 
Ve eğer 2. bölgede inancımız %100 ise bu inancımızın aksi sedası da %0 inançsızlık olarak karşımıza çıkıyor. Yani eğer 2. bölgedeki bir varlığa %100 inanırsanız diğer bölgelerin hiçbiri çalışmıyor, tamamı 0 değerinde kalıyor. İşte bu güce, ‘iman gücü’ deniyor ve bu güce karşı benim zavallı beynimin size verebileceği hiçbir şey yoktur.
Genesis diye adlandırılan başlangıçta, tüm evrenin ve mana aleminin bir arada olduğu, her şeyin olasılığının limit 100 olduğu varsayımından hareketle oluşan ve gözlenebilen ilk varlığın aynı anda 4 bölgeye de erişebilecek düzeyde olduğunu anlayabiliyoruz. Eğer herhangi bir bölgede anlamlı bir bütünlük oluşursa kendi içinde anlam kazanıyor ve diğer bölgelere aks etmeye çalışıyor. Kendi içinde anlamı olsa da genel resmi doğru okuması için diğer bölgelerin de kendine benzer ya da tatmin edici sonuçlar doğurmasını bekliyor. Aksi takdirde kendi üretimi dışa doğru savrulup dengeyi bozabilir, bu da Ortanca Teoride üzerinde durduğumuz homeostasi prensibine aykırı hareket ettiği için bizim algımızın dışına çıkan bozulmalara yol açar. Lokma Teorimizi oluşturan Dört Yapraklı Yonca Modelinin ilk kesitini alıp 4 bölgeyi altlı üstü çevirelim. Buradaki madde, anti-madde, mana ve anti-mana evrenleri iç içe geçmiş gibi görünmekte ve başlangıçta birlikte olan evrenler dengeye geldikçe homojen bir görünüm kazanmaktadır. Şekil döndükçe yuvarlak bir görünüm alacak, daha fazla döndükçe de eklipse benzeyen geoid gittikçe yassılaşacak ve ortası boş hale gelecektir. Döndükçe genişleyen evrenin, daha fazla döndükçe ve zaman boyutunu da katarak büzüleceğini düşünürsek şekil tam olarak lokma şeklinde görülecektir. Lokmanın üç boyut haliyle görüntülenmesi şart olduğu için herhangi bir başka boyutu da yine aynı 3 boyutlu evren içine sığdırmak zorunda kaldık. Acıktınız mı o zaman dinleyin!
Maddeyi lokmamızın ekmeği, anti-madde ve anti-manayı lokmamızın dış kaplaması, içindeki meyve parçacıklarını da galaksilere benzetirsek, alın size dışı full dolgulu, içi nefis meyve parçacıklarıyla dolu, altı üstü ayrı şekilde üretilmiş mükemmel bir donut (lokma). Afiyetle!
Bir de böyle düşünelim; Dünyayı döndüren kuvvet Güneş olmasına rağmen, hayalimizdeki 23.27 eksen eğikliğini canlandırmamızı sağlayan bir çubuk olduğunu hayal edelim ve bu çubuğu Dünya ile iç içe geçmiş şekilde şu anki hızından misli fazla bir şekilde döndürelim. Görüldüğü gibi Dünyanın küre hali gittikçe yassılaşmakta ve ortası döndürdüğümüzden daha fazla açılmakta ve Dünyanın hayali çubukla bağlantısı kesilmektedir. Ve evet işte karşınızda bilinen üç boyutlu evrende Dünyanın şu anki hızından daha hızlı dönmesinin yol açtığı yeni Dünya; Lokma (donat). Burada iki şeyi önceden belirtmem gerek; Güneşten kopan Dünyanın, hatta Güneşin, hatta evrendeki bildiğimiz cisimlerin yuvarlak olmalarının sebebi, madde çekim yasasının, hızla birlikte uygulandığında küre şeklini alması, yani kopan parçanın eninde sonunda dairesel bir boyut alması. 2. olarak da nasıl ki eksen eğikliğini göstermek için kullanılan çubuğu biz de kullanıp attıysak, Tanrıyı da dört evrenimizden çıkarabiliriz, çünkü Dünyayı daha hızlı döndürmek için aslında çubuğa ihtiyacımız yok, Güneşe var!
Bildiğimiz kadarıyla Güneşi veya Güneş’in etrafında döndüğü yıldızların kütlesini arttırdığımızda Dünyanın hızını kolayca arttırabiliyoruz. Ben de teorimde teolojik kavramları bu çubuk gibi devreye alıp, konu anlaşılınca dengin denklemlerinden çekip çıkaracağım. Bildiklerim her iki hususta da yani madde ve mana konusunda da devede kulak.
(Limit sıfırdan X’e giderken) “Tek bildiğim şey, hiçbir şey bilmediğim!” de denilebilir.
Dört Yapraklı Yonca Modelimizde belirttiğimiz gibi din sizi 2 numara ve 4 numara arasında bocalatır ve asla gerçek bir bilim insanı olamazsınız.
4 Yapraklı Yonca Modelindeki şekil sağdan sola ve yukarıdan aşağıya döndürüldüğünde daha çok küre şekline benzemektedir. İçi boş olan küre, Stephen Hawking’in tasarladığı Ceviz Kabuğundaki Evren modelinin benzeri veya tam zıttı şeklinde görünmektedir. Hawking ortada patlayan maddenin esir maddesi olduğunu ve kabuğun bildiğimiz evreni oluşturduğunu belirtmiştir. Bir fizikçi olarak her şeyin teorisini bir denkleme sıkıştırmaya çalışmıştır. Tabii yarattığı ceviz her yeri doldurduğu için düşünürlere açık alan bırakmamıştır; halbuki evren, lokma teorisini belirttiği üzere dört ana unsurdan oluşmaktadır ve mutlaka fizikle formülü edilemeyecek bir yapıda açıklanmak zorundadır. Kısaca; dört ana unsuru temsil eden 4 yaprağı sağdan sola ve yukarıdan aşağıya döndürdüğümüzde görünen ve algılayabildiğimiz evren, lokma (donut) şeklini andırmaktadır. Çünkü ortanca teorinin de söylediği gibi yukarı ve aşağı doğru savrulan elementler, dengeye geldikçe ortaya doğru büzülmektedir ve evrenin başlangıç noktasındaki yerine dönmektedir. Bu sayede zaman kavramı ancak bizim algıladığımız şekilde ileri ve geriye gitmekte ve geçmiş ve geleceği oluşturmaktadır. Aslında tarih tekerrürden ibarettir ve her şey denge noktasına ulaşıp oradan tekrar başlamaktadır. Herhangi bir dış etki olmadığı için enerji ve mana alemi kendini tekrar etmektedir.
Bu şekilde oluşan bir evrende ölümden sonrasına inanmamız, ailemizi sevdiklerimizi tekrar görmek istememiz, sonsuz şekilde cennette var olmak isteğimiz gayet doğaldır hatta gereklidir, çünkü şu ana kadar devinim halinde olan evrenin ruhu içimize işlemiştir. Hatta insana göre kâinat katrilyonlarca daha büyük olduğu için insanın bir büyüğe, öndere, kaptana, yaratıcıya ihtiyacı çok doğaldır ve zorunluluktur. Yani insan kemale ermeli, olgunlaşmalı, sonra yıldızlaşmalı hatta elmaslaşmalı ki, anti-mana evreni dediğimiz 4 numaralı evrene etki edebilecek derinliği yaratabilsin ve 3 numaralı evrende kıvılcımlar oluşturabilsin.
4. bölgedeki anti-mana kavramına ulaşamadan bir sonraki hayatımızda ne olacağını kestirmek güç. Bu güçlük dolayısıyla, içimizdeki boşluk hissini dinler ele alarak doldurmaya çalışmış, fakat onların da yetersiz kaldığı aşikâr. Tanrı ile bağlantıları çok zayıf görünüyor.
Daha önce de konu edilmişti, dinler doğal sınırlarına ulaşıp durmuş gibi ya da ilerlese bile eski pozisyonunu almış gibi görünmekte. Fark ettiyseniz konu anti-manaya hiç gelmiyor, sarhoş masasında tartışılan din vasfından öteye geçemiyoruz, bir gecede devleti yıkıp yeniden kuramıyoruz. Çünkü neden? Çünkü anti-mananın kendisinin anlamsız olması gerekiyor, evet evet yanlış duymadınız anlamsız yani anlamı olmaması gerekiyor, yani benim açıklayamamam gerekiyor. Herhangi bir düşünceye, kalıba sığmaması gerekiyor, hiçbir şeyi açıklayamadığı gibi kendisini de hiçbir şeyin açıklayamaması gerekiyor. Çünkü 4. bölgedeki gerçekleşen ve hasbelkader açıklayabildiğim her şey artık 2. bölgenin “mana” sınırları içerisine dahil edilebiliyor. Kısaca 4. bölge yani anti-mana olarak ifade ettiğimiz yer, neyi bilmediğimizi dahi bilmediğimiz yerdir. Antik Yunan buna ‘nihilizm’ diyebilmiş ama biz yine de varlık içinde yokluk diyelim, çünkü ben söyledim ve artık var. Nasıl ki genel resim üzerinden baktığımızda uzaya gönderdiğimiz roket 1. Bölge, tükettiği yakıt 3. Bölge, rokete koyduğumuz merak ve umutlarımız 2. Bölgeyse, sadece roketi hareket ettiren yakıt bile anlamsızlaşırken, 4. bölgenin anlamını tartışmaya açmak ahmaklık.
Zıtlık diye düşündüğümüz kavramları incelemek gerek. Mesela sıcak-soğuk. Güneşin yanan maddesi olan hidrojen-helyum birleşiminin, sıcak olmayınca donan suyla tam bir zıtlık ifade ettiğini söylemek güç. Bir şey sıcaklık olmadığı zaman illa soğuk olmuyor. Roket örneğinde belirtmiştik; roket fırlatıldığında umutla beraber yükselir. Siz roketi başka bir evrene ulaşmak için fırlatırsınız. Roket, tükettiği yakıta hiç benzemez. 4. bölgede oluşabilecek anti-mana roketin hiç çalışmamasına benzetilebilir, başarısızlık hissi, yoksunluk hissi gibi -nihilist bir kavram-. Roketin ne kadar ısı enerjisi meydana getirdiğine bakmak 3. bölge perspektifi, bu enerji 1. bölgedeki rokete hiç benzemiyor. Roket havada patlarsa oluşan hayal kırıklığına 2. bölgede yer verilebilir, burası da mana kısmı. Roketin havada patlaması ileride ortaya çıkacak yeni bir roketi işaret ederken, oluşan devinim motivasyonuna ve hayal kırıklığının tam tersi olan umutlarımızı 4. bölgede arıyoruz. Madde, anti-madde, karanlık madde ve karanlık anti-madde. Mana, anti-mana, karanlık mana, karanlık anti-mana. 8 kavram ve sonsuzluk.

3. Bölge: Bir Temel fıkrası var hatta Temel sormuş ‘hot dog’ yerken: ‘Ula Dursun, sana köpeğin hangi tarafi geldi da?’ Biz de o hesap 3.bölgeye o gözle bakıyoruz, çünkü fizik anlamında söylenen her söz 1. bölgede madde ve karanlık madde şeklinde açıklanabiliyor. Karanlık madde kısaca ışığın olmadığı ya da tanımlanamadığı, maddenin arasında var olması gereken, maddeyi yaratan güç olarak tanımlanabilir. Basitçe; eğer karaya vuran gece gördüğümüz dalgalar maddeyse tüm okyanus karanlık madde olarak gösterilebilir. Bizim teorimizde her ikisi de fiziken açıklandığı için, tek bir kelimeyle ‘madde’ adını vereceğiz. Karanlık madde-madde ayrımı şu an fizikçilerce tanımlanmış ve kabul edilmiş görünüyor. Yani, Hawking’in Ceviz Kabuğu maddesel evrense; kabuktan merkezdeki ilk patlamada oluşmuş çekirdek arasındaki her şey anti-madde olarak tanımlanmış. Lokma Teorisinde yer alan Dört Yapraklı Yonca modelinde ise cevizin tamamı içiyle dışıyla 1. bölgeye sığıyor ve büyük patlama sadece 1. bölgede kalıyor. 
Patlayan, dağılan ya da büzülen, görülen evren, Hawking’in üç boyutlu evreni ve zaman kavramıyla sınırlandırılmış. Dört Yapraklı Yonca modeline göre; roket örneğinde olduğu gibi Big-bangin yaşandığı her an aynı hızda ve şekilde olmasa da aksi yönde hareket eden anti-maddenin varlığını gerekli kılıyor. Roketin tükettiği yakıt rokete hiç benzememesine rağmen 3. bölgeden bakan birisi uzayda daha fazla ilerlemek için değil, bir megaton enerji elde etmek için nasıl bir kimyasal karışım yapmamız gerektiği ile ilgilenir, roketin nereye gittiğinin ise hiçbir anlamı kalmamıştır, ya da bu sonuç henüz onun madde dünyasında yer almaz.
Ortanca (Mediocrity) teoriye göre de baktığımız bölgeye göre diğer bölgelerin konumlanmalarında değişiklik gözlenebiliyor. Kopernik Dünya merkezcil bir evrende yaşamadığımızı ispatlamıştı. Biz de 3. yaprağımızın meydana getirdiği anti-maddeyi, anti-mana bölgesiyle anlamlandırıp paralel evren yaratabiliyoruz. Paralel evren illa tespih tanesi gibi dizilmiş dünyaları temsil etmez, bölünmüş Evren, ayrılmış evren de denilebilir. Mesela mitozla bölünmüş iki hücre, iki paralel evrendir, mayozla bölünmüş 4 hücre 4 paralel evrendir. Artık birbirleri ile bağlantıları yok belki, ama vardı, olmayabilirdi de. Farklı şekilde oluşmuş 2 evren birbirine çok benzeyebilir hatta aynısı olabilir. Tek bir kaynaktan beslenmesine gerek yoktur çünkü evrenler iç içe ve sürekli devinim halindedir ve ‘mediocre’ kırılma noktasına gelene kadar da varlığı anlam kazanmaz ya da lokma şeklinde bir katkı yapacak düzeyde düzene sahip değildir. Her sıçrayış bu ortası boş lokmaya bir estetik katar. Hiç kimse ortası boş diye lokmayı yemekten vazgeçmez. Bizim dört yapraklı yoncamızın ortasında polen yoktur, bal yemeye gelen ayılar eli boş dönerler, dört yapraklı yoncayı bulmuşlardır da bal yok diye yüz çevirirler. Mikro ve makro evren sizin durduğunuz yere göre değişir.(tavuk karikatürü) Katrilyonlarca yıldızın olduğu, galaksilerle dolu evrende bir tabii ki vücudumuzda da 120.000 kilometre kırmızı kan hücresi var. Günde 23.000 kere nefes alıyoruz. 10 üzeri 22 adet oksijen molekülü tüketiyoruz her nefeste. Ne sanıyordun ki, yukarısı komplike de içerisi çorba mı?
Mediocrity Fallacy: Kâinatta her şeyin dengeye geldiği zaman anlam kazanacağı düşünüldüğünde, gördüğümüz her düzenin bir yaratıcının dizaynına mazhar olduğunu düşünme açmazı, yanılgısı. Recency Effect (Sonralık Etkisi), geçmişi değersizleştirme, geleceği umutsuzlaştırma. Mikro ve makro evrenin tam ortasında olduğumuzu varsayma. Sanki bir bu kadar daha yaşayacakmışız gibi hissetme, yaşanan tarih bugünden sonra tekrar yaşanacak sonra kıyamet kopacakmış hissi, sanki teknolojinin tam ortasındayız! Uçan arabalara ya da klonlanmış insanlara rastlamamız yakın görünmekte. İnsanın insanlardan bir insan olma fikri, alelade bir fikir olduğunu düşünme, ortalama bir insan olduğunu düşünme, sürü psikolojisine sahip olma.
Evren küresel cisimlerden oluşuyor gibi görünse de yörüngesi düz görünmekte, bu da Lokma Teorimizin ana şema görüntüsüne uyuyor, çok boyutlu içi delikli bir küre modeli yapmak anlamsızlaştı. 
**Merak etmeyin, belki biz kâinatın merkezine insanı yerleştirmedik ama makro ve mikro alem insanlığın öyle 2000 yıl önce başlamadığını gösteriyor. Âdem-İsa-diğerleri-tekrar İsa insanlığın kısa tarihi gibi sunuluyor. Halbuki Lucy’den başlarsak 4 milyon yıl önce de insan var. 4 Kitap’a sığmayacak kadar büyük bir zaman 5 milyar yıl. Daha çözemediğimiz iki evren var, 4. yaprak kısmı tamamen karanlık. 8’li şemada 4 kısmın fizikte yeri yok.
Güncel bir tartışma var: Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi seçmeli mi, zorunlu mu olmalı? Fikrim şu; nasıl ki yeri geliyor bakanlıklar ayrılıyor, bunları da ayırmak lazım. Çünkü gördüğüm kadarıyla aileler çocuklarımız yobazlaşmasın diye bu dersi istemezken, onları ahlak bilgisinden mahrum bırakıyorlar. Bir tarafta din kültürü ile yetişen çakal hocalar türerken, bir tarafta zeki, çevik ve ahlaklı sporcu yetiştirdiğimizi iddia ediyoruz. Varsın olmasın din, ama ahlak dersi zorunlu olmalı.
‘Eureka, Eureka’ diye sokağa fırlamıştı Arşimet. Ben de bugün öyle hissediyorum, çünkü bugün teorinin en güzel yönüne işaret edebiliyorum. Dünyayı tersine döndürdüğünüzde, yani elinizi Dünya’nın altına sokup Kuzey kutbundan tutup çevirdiğinizde ortaya çıkan şekil lokma (donut). Evet bunu web sitesinde canlandırmak lazım ama siz yine de zekisiniz, çözersiniz. Aslında lokma dediğimiz şey, kürenin içeriden dışarıya çevrilmiş hali. Ya da bir balonu düşünün; üstten ve alttan bastırın, ortaya çıkan şekil lokma
ya da sonsuzluk işareti. Yani Hawking’in evreni ceviz kabuğunu benzerken bizim evrenimiz lokmaya dönüşüyor. Tüm küreler tersine çevrilip lokma şeklini almaya mahkûm gibi görünmekte. Hatta bunu yaparken de hacminden hiçbir şey azaltmıyor.
Ya da lokmayı koparıp silindir haline getirmeliyiz böylece matematiksel denklem de kurulmuş oluyor. Sadece silindirdeki kürelerin sayısını arttırırsak formülü limit formüle çevirebiliriz, benim matematik seviyorum el vermiyor. Küreyi, lokmaya ve silindire çevirdik ama ortası yine boş kaldı. Cisimleri de bu şekilde dönüştürürken herhangi bir dış etkene gerek duymayız, kendi içinde enerji bu devinimi sağlamak için yeterli. Allah da yapar ama teorimizi sağlamak için onun varlığına gerek yok!
DNA da tersine dönmüş Dünya’ya benzemiyor mu? Sonsuzluk işaretini anımsatıyor. Allah olmasa da Dört Yapraklı Yonca Modelinin kabul ettiği sonsuzluğu, madde ve mana aleminin ve tam tersi 2 alemin birlikte oluşturduğu ambiyans, denge ne güzel. Mikro alem de makro alem kadar karışık ve dengede. Fransız bir çizgi film vardı; insanın içini gösteren bir dünyaya işaret ediyordu, bence alemlere öyle bakmak lazım, kendimizi de öyle her şeyin merkezine koymamak lazım. Uzaylı çıksa gelse hemen bir ayet gösterirler, siz siz olun bulaşmayın. DNA diyorduk; DNA’yı düzleştirirseniz karşılıklı iki proteinin birleşmesine ya da güç gösterisine şahit olursunuz.
Şekil böyle olduğu için aralarında bugüne kadar bildiğimiz fiziksel-kimyasal-elektromanyetik ve belki de mana aleminden bile işaretler olduğunu kabul etmek zorundayız, iki İnsanın birbirini sevmesi gibi her protein de bir şekilde seçiyor ve akıllı hareket ediyor görünmekte. CERN deneyinde de bu mantıkla bakmak ve oluşacak maddeyi diğer alemden bu metotla çağırmak gerek. Tabii silindir şeklinde. Bu konuda da CERN’deki ana ‘path’ lokma şekline benzemeli ki en azından prototip kâinatın genel şeklini bozmamalı. Velhasıl, ne yaparsak evrenin işleyişi içinde yapmak gerek. Bakteriler, konjugasyon ya da kromozom seçilim faydalı olabilir. 
——————–
((-1 (0) 1)) Bir şeyin oluşma anı yani anlam kazanma anında varlık 1’e doğru giderken anti-varlık ise -1’e doğru gidiyor, ateşlenen tüfeğin geri tepmesi gibi. Tüfeği biz tuttuğumuz için, merminin neye mal olduğunu, ya da kaç kuvvette bir tepmeye neden olduğunu önemsememize rağmen, her zaman olayın ortasındaki kendi varlığımızı önemsiyoruz. Mediocrity Fallacy, her şeyin ortasında olduğumuzu zannetme, ama aslında ortasındayız da. Sadece kendimizi ortadan çıkarmazsak yerine tanrıyı koymak zorunda kalırız ki koyduk da. Ortadan kaybolmak lazım, ortayı boş bırakıp sebep ve sonucu 4 farklı evrene yaymamız gerek. Önemli husus, geri tepme gücünü hesaba katmak ve atış amacımızın tam zıttındaki duyguyla birleştirip aksi-evrendeki oluşumu değerlendirmek. Yoksa zaten siz eğer bir şeyin ortasında olmazsanız o şey asla değer kazanmaz. Daha çok varlığı anlamlı olan şeyin dengede olma zorunluluğu gibi. Negatif entropi de denilebilir, homeostaside bir tür yanılgı bu. Benmerkezci olma, bir şeyleri değiştirme gücünü de temsil ediyor aynı zamanda. Nasrettin Hocam! Sen de haklısın.

———————–
SU KASİDESİ HK.
Dört temel maddeyi biz de ele alalım; Ateş, toprak, su, hava. Her birine dini simge yapıştırılmış. Mesela şeytan ateşten, insan topraktan, nur ışıktan yaratılmış, peki ya su? Saydam, akışkan bir madde su altı üstü. Tabii ki hiç kimse sudan bir şey yaratmaya kalkışmayacak. A pardon buldum, bir şey var sudan; Sudan ülkesi, bölünmüş de olsa. Bizde bir laf var sudan bahaneler diye, halbuki tüm insanlık, canlılık sudan gelmiş. İçimizden ya da uzaydan bir şekilde ilk inorganik madde ve sonrasında organik madde tezahürü ortaya çıkmış. Deneyi de var; *** Bir kaba arıtılmış ve tüm minerallerden arındırılmış (kapalı ortamda) su konularak bekletiliyor ve belli bir süre sonra içinde mikroorganizmaların ürediği gözleniyor. Tabii bize öyle öğretilmedi. Dendi ki hatalı bir deney, kap bir şekilde hava almış, dışarıdan mikrop girmiş. Velhasıl, öyle olduğu aşikâr. Tabii burada amaç çarpıtıldığı için biz asla deneyin sırrına vâkıf olamadık, tabii ortaokul biyoloji düzeyi evrim konusu, öğretmenler bu konunun üzerine çok düşmedi. Aslında deneyin anlattığı şey, koskoca peygamberlerin akıl edemediği bir mevzu. Canlıların suyun olduğu ortamda üremesi ve gelişmesi daha kolay. (Karbondioksit ve su, besin ve oksijene dönüşür) Bu yüzden illa büyük çaplı dizaynlara gerek yok, yoksa suyun içinde canlılığın yoktan var olduğunu ispatlayacak ya da buna çaba sarf edecek ahmak bir bilim insanı yok. Bir program var Ozan Güven’in sunduğu; tabii eskiden, adı ‘Ahmak Bilimi’. Ahmak bir bilim adamı yoktur, ama bilime ahmakça yaklaşan insanlar vardır, galiba benim de kastım bu. Mesela, Darwin gözün mükemmelliğine hayret edip elindeki donelerin her şeyi açıklamayı yetmediğini itiraf etmiş, ne kadar bir tevazu. Gerçekten o dönemde foton ve dalga-manyetizma bilimi o kadar da gelişmediği için Darwin’in mevzuyu etraflıca açıklamasına zaten imkân yoktu, o da gözün yapısına ‘weird’ diyerek açıklayamadığını açıklamıştı! Velhasılıkelam, ahmak bilimi devreye girdi ve “Ahahaaha bak açıklayamıyor o zaman ’Grand Design’ı kabul etti.” anlamı çıkardılar. Büyük resme bakacak olursak Evrim Teorisi, yaşamın belirli bir kesimine odaklanmadan varlığın 5 milyar yıllık serüvenine odaklanmış. Bu süreçte gaz ve toz bulutu olan Dünya, inorganik ve organik maddelerin oluşumuyla modifikasyon sayesinde değişmiş ve mutasyon sayesinde dönüşmüş. Lokma (Donut) Teorisine göre hem başlangıç hem de son karmaşık olmalı.

SONUÇ
Grand Design’ı yaratan Allah’ın, İsa’nın babası olması arasında herhangi bir bağlantı göremiyoruz. Lokma (The Donut Theory) Teorisine göre de; durduğumuz pozisyondan baktığımızda kainattaki tüm makro ve mikro evrenler dengede ve benzer muhteşem karmaşıklıkta olmalı. Tabi ateş çıkaran ejderhalar, uçan atlar ya da aya zıplayan insanlar göremiyoruz. Yani sap yiyip saman sıçıyoruz hala kendimizi cennette görüyoruz. Ay’dan parsel satan firma gibi, tabii sahipsiz buldunuz bu muhteşemliği hemen üzerine atlayın. Yok öyle yağma! Başka kapıya, herkes önünden yesin birader! Hayvan olduğumuzu ya da öyle kategorize edildiğimizi unutmayalım. Evcil koyun ya da kedimizden çok çok da farklı değiliz. ‘Womb-Tomb’ dedikleri beşikten mezara bir yaşam içindeyiz, büyütmeyin…

THE DONUT THEORY (11/22/21 Las Vegas Şehir Hapishanesi)
DİN – RELIGION
Bir programda duymuştum evrimciler dertliydi, tüm evreni çözmemiz için bilime bıraktığınız alan %1, felsefe&din %99’unu ele geçirmiş. Demek ki 40 yılımı bilime harcamam, kalan %99’u inceleme hakkını bana veriyor.
Tüm bilim adamlarının ve âlimlerin söylediği ve en son Stephan Hawking’in ete kemiğe büründürdüğü bir teori var; her şey zıddıyla bilinir. Siyah-beyaz, gece-gündüz, Allah-şeytan, günah-sevap, 0 ve 1, olmak ya da olmamak, Habil-Kabil, negatif-pozitif, Harun-Karun, doğum—ölüm. Bir de buna benzer felsefi bir yorum var; her şey çift yaratılmıştır. Kadın-erkek, abi-kardeş hatta ikiz kardeş (tek yumurta-çift yumurta), iki göz, iki kulak gibi neredeyse tüm organlarımızın da ikili olması, aslında kısaca simetrik olan her şey, hatta ruh ikizi veya evrenin başka bir yerinde var olduğunu düşündüğümüz ikinci benliğimiz bile sayılabilir.
Hani Muhammed Peygambere gelmişlerdi de 4 kabile, çarşaf yardımıyla Hacer-ül Esvet’i 4 köşesinden tutmuşlardı. Muhammed Peygamber de El Emin sıfatıyla gelip 5. Kişi olarak o taşı Kabe’ye yerleştirmemiş miydi? Sonraları, içinde yaşadığı Mekke’yi küçümseyip de Mescid-i Aksa’yı kıble yapan Muhammed Peygamber şefkat tokadı yiyip yönünü Hacer-ül Esvet’e dönmedi mi? Kimi haritalarda Kâbe Dünya’nın ortası sayılmadı mı? Evrim ya da Âdem, hikâyesine Kâbe’den başlamadı mı?
Hacer-ül Esvede yardım eden Muhammed Peygamberin o taş üzerinde ne kadar hakkı varsa, sıfırıncı veya beşinci boyutun da diğerlerinin meydana gelmesinde o kadar hakkı vardır. 4 kabile mevzuyu çözemediği için 5. kişiye ihtiyaç duydu. Günümüzde, bu ihtiyaç, inanma ihtiyacı, bir şeylere bağlı olma ihtiyacı, bir lidere bir tek adama, bir peygambere inanma ihtiyacı şeklinde her zaman var oldu. Yıllarca bu ihtiyacın doğurduğu çözümler insanlığı oyalayıp durdu. Tabii ki bu çözümler zamanla birbiriyle çelişti, birbirinden kopya çekti, kısmen de diğerinin üstüne binip öncekini yok etti.
Evrenin zamanla biriktirdiği hikâyeler toplanarak o dönem önde gelen anlayışa hibe edildi. Davut Âdem’den, Nuh Sümer’den, Musa Yusuf’tan, İsa Musa’dan, Kuran da 25 peygamberi İncil’den arakladı, hepsine de bir kılıf bulundu, ‘Tek Tanrı’. Fakat insanın 4 ayaktan 2 ayak üzerine geçtiği anda dünyadaki varlığını anlaması, Âdem’in dünyaya gönderildiği tarihten çok önce başlamış görünüyor. Annemiz kabul edilen Lucy, yaklaşık 4 milyon yıl önce benliğini tanımlamış gibi. Fakat Âdem’den başlayan peygamberler silsilesinin bu şekilde geriye gitmesi mümkün görünmüyor. Aslında Tanrının Pagan dediğimiz anlayışa karşı çıkması da insanın bulamadığı Tanrı ile bulduğunu zannettiği Tanrının çıkar çatışmasına yol açtığından kaynaklanıyor. Teorimizde iyi her zaman iyiye yol açtığından sürekli iyilik düşünen sinerji, başına ne gelirse gelsin diğer evrende sonradan ya da aynı anda tekrar iyiliği oluşturup dünyayı yine iyilikle dolduruyor. Mesela, ölen dedemi tekrar görme olasılığım da onu ne kadar sevdiğime bağlı. ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ demiyor mu hadis-i şerif? Menkıbede anlatılan; diğer peygamberler ‘Nefsi, nefsi!’ demesine rağmen Muhammed Peygamberin ‘Ümmeti, ümmeti!’ demesi de onun dünyaya ne kadar sosyolojik açıdan baktığını göstermekte. Dünyanın bugün ayakta olmasını sağlayan şey; toplu yapılan iyiliklerin, toplu katliamlara nazaran çok olmasıdır. Üstadın da söylediği; hayatımızın büyük kısmı sıhhat içinde geçiyor, elemin bu kadar az olmasının sebebi de saadeti arayan ve her şeyi güzel gören zihniyetin temaşa etmesi. Madem geçmişin birikimlerini değerlendirme fırsatı bugün bu teori üzerinden dünyaya yayılacak, geleceği Tanrısız, lidersiz, senatosuz ve yönetimsiz kurmanın vaktidir. Mesih’in gelişini konu alan ‘Waiting For The Second Coming’ kitabında belirtildiği gibi “Bu gezegenin kurtuluşunun, bugünkü toplumun dokusunu tamamen değiştirmek için, insanın davranışını temelden değiştirecek yeni düşünce formlarına ihtiyacı vardır.”
POGO’nun ölümsüz sözlerini hatırlayalım; ”Geleceğimiz adına düşmanımızla tanıştık, kendimiz!”. Avatar’da gösterilen ütopyada da, 1984’te anlatılan distopyada da yine bir üst akıl, yine bir tek adam, yine bir komite görünmekte. Yaşanacakları geçmişten bağımsız düşünemeyeceğimiz için bu konuda var olan en güzel temsili yönetim şeklini kabul ederek acilen sistemi sigortalayacak tek bir yönetime tüm dünyanın geçmesi gerekmektedir. Gelecek henüz yazılmadı ve tüm adımlarınızda özgürsünüz, lütfen unutmayın. Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu düşündüğümüz kaderimiz, bizi Tanrının kucağına itti, tembelleştirdi ve umutsuzlaştırdı. Bugünkü 10 Lirayı gelecek ayki 50 Liraya tercih eden insanoğlu, sadece kendi anlık zevkinde boğuldu, yaratıcılığını ve inancını kaybetti. ‘Rabbim bizi tekrar Dünya’ya gönder, bu sefer mükemmel olacağım!’ diye feryat eden insanların menkıbesi bizi sadece üzdü, korkuttu. %90’ı dış dünyaya ve ailesine bağlı olan insanoğlu kaderini çabuk kabullendi. “Herkes az çok babasına benzedi, kızlar da az çok annesine benzedi.” Eşler sürpriz yaşadı; ‘Bir de baktım içinden annesi çıktı.’ şeklindeki serzenişler tamamen çevresel ve genetik faktörlerin insana etkisi. Teorimizin bu kısımdaki büyük açmazı da bu; yönetmeye çalışıp rahatsız etmek, toparlayayım derken ahengi bozmak, düzelteyim derken monotonlaştırmak. Binaenaleyh, zihnimiz kusursuzu aramaktan yoruldu. En azından kurtarıcımız gelene kadar tek bir hedefe doğru yönelmemiz gerek. Gelsin ya da gelmesin!
Zihin olmayan mevzuları tartışmaya bayılır çünkü siz varlık üzerinden konuşmaya başlayınca, sizi hemen Varoluşçu olmakla suçlarlar ve hemen Albert Camus, Jean Sartre gibi filozofların sepetine koyup sepetlerler. O yüzden vallahi billahi Allah var deyip Allah’ı kendi kendine şahit tutma komikliğine düşerler. “Evrim var eyvallah da Adem’le Havva da var. Şeytan var, Allah var, içimizde inanma ihtiyacı var.” falan palavralarıyla zihinleri dolu insanlara önerim; bizim noktamızdan değil de Türlerin Kökeni, Sapiens, Zeitgeist (The Biggest Story Ever Told) ya da BBC İçimdeki Balık ( BBC Inside Fish) ve BBC Stephen Hawking Belgeseli (We Don’t Need God To Explain Universe)’de anlatılan mezarlık teorileri gibi temel kaynaklarla başlamaları.
İBRAHİM PEYGAMBER KISSASI
Ama İbrahim Peygamber de akıllıydı, Güneş batınca bu Rabbim olamaz demişti. Ay çıkmış, fakat o da batmıştı. Yazın nehir kuruyunca suyun da sonsuz olmadığını anladı. Tabii doğal olarak, medeniyeti başlatan ateşe tapmaya başladı, karnı doyup mangalı söndürünce onun da ilah olamayacağını anladı. Bulamadı, kafası bulandı, milletin inandıklarına baktı; gözünü Put Evi’ne dikti. Kendi hadi Güneş’e tapmamıştı da bu mallar çamurdan yapılan putlara tapıyordu. Herkes festival alanında yiyip içip, eğlenirken o dönem Devlete bağışlanan ya da Devlet tarafından yönetilen Put Evi’ne izinsiz girip bir put hariç tamamını kırdı, sonra da baltayı götürüp en büyük puta astı. Tabii kamu malı, hemen yakalandı. Niye yaptın denilince de pişkin pişkin: “Ben değil, işte buradaki bu en büyük put yaptı. Bakın baltası da elinde!” deyiverdi. Tabii o dönemin Reisi: “Oğlum bak! Burada 50 kadar put vardı ama hepsi kamu malı. Hiçbiri senin kadar malını görmedi! Sen bizim putun çamuruna mı taptığımızı düşündün?” dedi. “Tabii ki biz de ona değil, her birinin temsil ettiği güce ayrı ayrı ya da tek şeye inandık.” dedi. Yaşı küçüktü, hapislerde süründürülmedi, sürgüne gönderildi. Sonra Mısır’dan başlayan yolculuğu Kades, Hai, Shechem, Gerar, Negev, Berşeba ve Beyt-ül Lahim, Sur hatta Harran’a kadar sürdü. (Tabii bu zekayla: “Şefaat ya Resul Allah!” diyeceğine “Seyahat ya Resul Allah!” demiş olabilir inceleme konusu).
**Dua öyle bir şey değil ki! Sen sadece ‘dua ediyorum, dua ediyorum’ desen yeter, kalpleri ancak Allah bilir. Bu şekilde bir dil sürçmesinin seyahate yol açması mümkün değil tabii latife değilse.
Mesela Yahudiler kurban edilen evlat İshak der, Müslümanlar İsmail. Kardeşim bulun doğrusunu, diğer taraf pes etsin! Ama yok, böyle şeyler iki tarafı da nötrler, yok eder.
Ayrıca gelen mübarek, koyun değil keçiydi. Hatta başka yerde iki günah keçisinin nasıl kurban edildiğini anlattım. Dedik ya ‘Recency Effect’ (Sonralık Etkisi), yani nasıl ki Muhammed Peygamber en çok Hristiyanlıkla sonra Yahudilikle çok uğraştı, en kolay da ilkel putperest kabile dinlerini avladı, biz de aynı oku ona fırlatıyoruz. İbrahim Peygamber hepsinin babası orayı delmek lazım. Adem-Havva’yı sağ olsun Juval Noah Harari halletti. Nuh’un gemisini Sümer paramparça etti, sıra İbrahim’de. Putla başladık, Nemrut’la devam edelim. Bugün bile Adıyaman’da inci gibi duran şaheserlerin mimarı ya da dönem Kralı Nemrut. (Galiba tüm Krallara Nemrut deniyordu, Sezar gibi, firavun gibi.) (Firavun kâfir, Allahsız falan demek değil, Pharaoh yani Kral demek.) Nemrut’un kafasına sinek kaçmış, vızır vızır içeride dönerken Nemrut da kafayı duvara vura vura sineği öldürmüş. Sonra da tabii kafayı toparlayamamış. Hikâye bu! Bak bir de boğaza nar kaçması var! Öksürükten gebermiş. Ya daha ölmeden, rahman ve rahim olan Cenab-ı Hakk biletini kesip ibret olsun diye nardan dolayı insanı niye öldürsün? Yani bir insanın boğazına nar tanesi kaçtı diye ben neden ibret alayım? Ancak ders alırım, yerken dikkat ederim. Ayrıca boğazına patates tanesi kaçınca öksürmekten ciğeri yırtıldığı söylenen Oya Aydoğan hanımı da ibretlik hikâye diye o kitapların dipnotuna ekleyin. Hadi karalayın sanatçımızı, ne oldu! Bilmiyorsam söyleyin, kişinin ölüm şekli ile yaşantısının bir bağlantısı yoktur. Vatanı korurken mayına basıp paramparça olan bedenin ya da sokakta yürürken düşüncelere dalıp kanalizasyona düşen Orhan Veli’nin trajedisi aynı. Ayrıca İslam’a göre de ölmeden çekilen acılar kabir azabını azaltır, Cehennem ıstırabını hafifletir. Nemrut’a kıyak mı, ıstırap mı siz karar verin!
Mesele basit, örnek verelim; bildiğimiz ve seküler ilan ettiğimiz NASA’nın bile web sitesinde galaksinin gül şeklini andıran fotoğrafının altına Kur’an’dan Arapça ayet iliştirmişler. Demek ki koskoca astronotlar bile hâlâ; ‘Ya varsa!’ modundalar ha! Cebinde 11 doları olan biri olarak söyleyebilirm ki; milyar dolar harcanan NASA’ya kafa tuttuğunuzu lütfen fark edin. Bağışlayın beni, meczup deyin, deyyus deyin, affedin ve işinize devam edin.
NASA’ nın galaksinin gül yaprağı şeklinde görünmesini ve ortasındaki yeşil ışığı da çiçeğin kalbi şeklinde betimlenmiş olması, bu görüntünün de Kutlu Doğum Haftasına denk gelmesi İslami kesimlerce güzel bir tesadüf olarak görülmüş gibi görünüyor. Yani çiçeğin tomurcuklanması gibi, gül yaprağının açmasını da kuvvetle muhtemel Big-bang sayesinde genişleyen evrene yorup İslam’dan NASA’ya bir gül dalı uzatmışlar. (Orijinal metinde Kedi Gözü şeklinde yer almış)
Eğer siz Dünya’dan oraya doğru hareket ederseniz kırmızı görüntüye yaklaştıkça görüntünün kaybolduğunu, hatta merkezde bulunan ışığın tam olarak nereden geldiğini bulamayacaksınız. Fakat bulamadım deyip geri döndüğünüzde yine gül şeklinin orada olduğunu fark edeceksiniz. Yani basitçe gül yaprakları olarak gördüğümüz kırmızı kısım bize yakın galaksileri göstermekte ve yeşil kısım ise daha uzak galaksileri, süpernova benzeri ışınımlara işaret etmektedir. Yani Evren, ortası boş şeklinde görünmekte ve siz; “Kalbini sökeceğim Evrenin.” derken tamamen ortadaki boşlukla karşı karşıya kalacaksınız. Oğuz Yılmaz’ın sözlerine kulak verelim: ‘Amanın amanın yaz geldi. Gül beklerken dal geldi. Ne çok sevmiştim dini, ayrılması zor geldi.’


Basit bir gökkuşağı olayı, o kadar gerçek görünür ki! Küçükken ben bile bitiş noktasında cinlerin bıraktığı altın olduğuna inanırdım ve yaklaşmaya çalışırdım ama nafile. Hoca’nın ‘Prizma’ kitabını okuduktan sonra bıraktım, çünkü kapağı Güneş’in yansımasını anlatıyordu, o yüzden ismi buydu. Bir örnek daha; nasıl ki çölde bedevi serabı görüp vahaya koşunca hiçbir şey olmadığını görür ve geri dönünce vaha yine oradadır. Bizim Dört Yapraklı Yonca Modelimizde de yaprakları tutan bir dal var sanılır ve Rab adı verilir fakat yaklaşınca evrende yer alan tüm öğretinin bu dört kavramın içine sığdığını ve lokmanın ortasının boş olduğunu fark eder, yine de bir serap olduğunu da için için umar. Bedevi umsun ama Cahiliye Dönemi Araplarına bu ifadeyi yakıştırmam. Zira Umeyye Bin Halef durumu fark etmiş ve Muhammed Peygamber için: “Sözleri serap gibi susamış adam su zanneder.” demiştir. Ne güzel örneklemiş kim cahil, kim bilge. Hangi ticari ahlaka sığar Ebu Bekir’in Bilal’i fahiş fiyata satın alması? O zaman Yahşi’ye ödenen meblağ da helal, Necaşi’den iadesi istenen 15 kişi için ödenen meblağ da…
Ne güzel söylemişler; ‘Allah bir kapıyı kapatır, başka kapıyı açar.’ Aslında çalıntı; tabii ki İncil’den. Rastlantı mı? Revelation 3:7 “He who has the key [to the house] of David, He who opens and no one will [be able to] shut, and He who shuts and no one opens. veya “He is opening doors no one can lock, locking doors noone can open!”. Aynı anlama gelmiyor, zaten bazen cümleleri çalarken bile kavram kargaşası yaratmışız. Buradaki asıl mana şu; Allah bir kapıyı kapattığında, sizin kapının kapanmasından dolayı pişman olmanız ve yeni kapı için dua etmeniz gerekmekte. Yoksa Allah’ın sürekli yeni fırsatlar yaratması için bir sebebi yok. Nasıl ki benim kalbim temiz diyerek önümüzdeki yemeği çatal-bıçak olmadan yiyemezsiniz, kapının kapandığını anladığınız anda hem kavli hem de fiili dua haline geçmeniz gerekmektedir.
Günümüzde milyon kamera, kayıt olmasına rağmen bir cin kaydı, bir ipten yılan olma ya da veli zatların küçük çaplı kerametleri dahil bir ‘Supernatural’ olaya rastlamıyoruz. Adem’i cennetten dünyaya atarsanız, insanoğlunun gerçeklikle bağını koparırsınız, sonra da dönüp, Hristiyanlıkta olduğu gibi insanı kutsallaştırma, Tanrının sağ tarafına oturtma, ‘fallen angel’ (düşme melekler) gibi hikayeler uydurarak, tekrar iki alemi birleştirmeye çalışırsınız. Zamanında, Kur’an’da Dünya’nın yuvarlak olmadığına dair ifadeler olduğu tartışmalarına katılmıştım. Tabii ki Kur’an’ın İncil’den ifadeleri bodoslama çaldığını biliyoruz artık. Bu yüzden İncil’deki “Güneş’in batması ve Ay’ın kendini çekmesi” gibi ifadeler ve yine Dünya’nın düz olduğuna dair ifadeler beni şaşırtmadı. Dönem insanı gördüğü, duyduğu, deneyimlediği, anlatılagelen hikayeleri yazıya aktarmış görünmekte. Daha Kur’an’ın ilk suresi; Alak. Yani kan pıhtısı. Aslında kadının bebeğini düşürdüğünde gördüğü ilk hareket eden cenin, hareket etmesinden dolayı da hemen insanın ilk oluşumu olduğu kolayca anlaşılan nesne. Demek ki topraktan değil, alaktan. Yani ceninden, yani genden, yani sperm ve yumurtadan oluşuyoruz, yani DNA diyebiliriz. Hani şu Meryem’e uygulayabilseydik dünyayı yerinden oynatabileceğimiz test, DNA testi! Bir de şu alak, annenin yumurtasına tutunan sperm falanmış diye hikayeler var, ben hiç o işe girmeyin derim. Adamlar bildiğin İncil’deki topraktan yaratılma hikayesini çalmışlar, şimdi de başımıza biyolog kesildiler. 26 kromozom, 26 kromozom eşleşmesi! uğraşıyorlar.
Antik Yunan’da geçen 4 element; ateş, su, toprak, hava. Teorisi, dinleri de etkilemiş görünmekte. Ateş, su ve havanın tek bir maddeden oluştuğunu düşünen sözüm ona filozoflar, insanın bitki gibi topraktan geldiğine kanaat getirmişler. Gayet de mantıklı, sonuçta biraz su katınca şekillendirip insana benzer bir biçim verebilirsiniz. Aslında verilmiş de; en en önceki putların topraktan yapılmış olması kuvvetle muhtemel. Belki de İbrahim, Rabbin topraktan olamayacağına kanaat getirip kırdı bütün putları. Sonra da Musa, İsa, Muhammed Peygamber putları inkâr edip topraktan yaratıldığımızı savundular, yani sazan sarmalı, kısır döngü. Artık az çok anladık ki tek tanrılı dinlerin ya da spiritüel dinlerin rakibi Mısır ya da Pagan dinleri olamaz çünkü savundukları temel değerler yine de benzeşiyor. Mesela Türklerin İslam’ı kabulündeki en büyük etken Gök Tanrı ve şaman inancıydı. Şamanlar da bir nevi ateş, su, toprak ve hava gibi elementlerin sembollerinden oluşan, bir nevi doğa ana, Allah baba gibi kavramlar üzerinden oluşan dine inanıyordu. Şimşek çakmasını Tanrının gazabı olarak görmeyen bir din tanımadım.
Merak etmeyin ‘milat’ diye bir kavram yok. Jülyen takviminin ilk günü var ve o da Güneş’le başlıyor; babasız doğan çocuğun doğum anını değil. (bakınız) Milat, sadece bizim Güneşimiz ile alakalı. Milyarlarca güneşe sahip evrenin bizim Güneşimiz üzerinden bir Milat’a sahip olduğunu ve evrenin Güneş’in etrafında şekillendiği fikri, milyarlarca galakside değil de bizim dünyada Allah’ın bir oğlu olduğunu varsaymak biraz sıkıntılı, biraz olasılığa kafa tutma, biraz da sanki ilk çağlarda ortaya atılan, ‘Güneşin Dünyanın etrafında döndüğü’ şekline benziyor. (Mediocrity Principle) Alsancak’ta okurken National Geopraphic’in verdiği Evren haritasına bakarken dinin dünyaya sıkıştırılamayacağını anladım ve daha görmediğim evrenin neler üretebileceğini tahayyül etmeye çalıştım. Türkiye haritasını görüp yerine Dünya haritasını astıran ve ‘Kaldırın şunu, benim ufkumu daraltıyor’ diyen Hoca, şimdi neye bakıyor merak ediyorum.
Flawless gibi bir kelime var, ben kusursuz anlamında kullanacağım, çünkü ‘perfect’, ‘perfectionism’ biraz mükemmeliyetçilik anlamında olduğu için daha eksiksiz bir tabire ihtiyacım var, malum akrep burcuyum, her şeyi kusursuz hale getirmeden içim rahat etmiyor. Bunun için şu ‘ölümlü dünya, ölümlü insan’ bakış açısını değiştirmeliyim. Hani derler ya: “Dünyayı 1 kilometre yaklaştırsan yanar, 1 kilometre uzaklaştırsan donar, ya da oksijen miktarını %0,1 arttırsan her şey tutuşur, %0,1 azaltsan hiçbir şey yanmaz.” Bence bu bakış açısı kusurlu. ‘Grand Design’ dedikleri ve ilmi götürüp Allah’a bağlamaktan başka bir amaç göremiyorum. Yaratılan her şey nasıl da mükemmel demek için doğanın tüm güçlerini hatta algılayamadığımız doğaüstü olayları da Allah’a bağlayıp işin içinden çıkmak, ne kadar da kolaycı bir yaklaşım haline geldi. Yani, laf söylenmiyor, mücadele edilemiyor, çürütülemiyor.
Evrendeki her şey zaten dengede olmak zorunda ve şu an gördüğünüz Evren denge noktasında olduğu için varlığımızın bir anlamı var, süpernova patlaması olsa bile bizi etkilemeyeceğine dair hesaplar da bunun işareti. Yoksa öküzün boynuzundaki Dünya* (Hadis-i Şerif) her an dengesini kaybedebilir. Neyse rasathaneler sayesinde bir süre daha güvendeyiz merak etmeyin. Yani öyle Dünyanın yaratılıp sonra da ‘Grand Design’ dediğimiz ince ayar verildiği fikri hiçbir temele dayanmıyor, evrenin genel işleyişinde de kendine yer bulamıyor. Mesela Muhammed Peygamberin *** (Felsefe: Ay’ın Dünya’dan uzakta olması sebebiyle Dünya ile alakalı olmadığının düşünülmesi) Ay’ı ortadan ikiye ayırması mucizesinde değinmiştik, öyle kafamıza göre: “Al böldüm, bak birazdan düzelir!’ gibi bir doğa olayının meydana gelmesi mümkün değil. Bir de şöyle düşünün; Ay’ın ikiye ayrıldığını gören kişi hemen iman etti ve İslam safına katıldı. İki gün sonra sadece bir mucize inandığını düşünerek içi içini yemeye başlayacak, ya sihirse ya şarabı fazla kaçırdıysam, ya her şey bir oyunsa! diyecek. Lütfen derin düşünün ve sözlerime kulak verin, iman bile olsa, havai bile olsa, bir süreç. Bir kabullenme, bir yerleşme süreci istiyor, bunu hemen hemen her dinde, her felsefede görüyoruz. Binaenaleyh, mucize yani olmayacak şey dediğimiz mevzular bile Evren için, yaratılış için gereksiz kalemler ve üzerine bina edilecek hiçbir iman yerleşik olamayacak.
Nasıl ki Tanrıyı Paganist putperest anlayış yerle bir etmeye yetti, Firavun’un sihirbazları hikayesi de kısmen doğru olmalı. Yani sihir, büyü, fal okları, astrolojik provizyonlar, şaman inancındaki ateşin evreni etkilediği gösteriler, yogilerin bağdaş kurup 3-4 metre yukarıya ve öne zıplaması, zihnin enerjisiyle metal ya da cam maddeleri kımıldatma (Matrix’te de var), kolu kesilen ya da kopan insanın ultrason cihazlarında bütün şekilde görünmesi (zihnin eksik şeyleri tamamlanması), mucize ve keramet denemeyecek kadar İslami olmayan sihirlerin varlığı (galiba Tılsım deniyor), ‘reproduction’, zaman yolcuları, kinestezi gibi yeni kavramlar bize yeterince anlamlı görünüyor. Firavun, sihirbazları çağırıp ipleri yılan gibi dans ettiriyordu. Muhtemelen ebonit çubuğun artı+ ve eksi- kutuplarının yardımıyla hafif nesnelerin hareketi gibi, belki başka bir yerden gelen mıknatısın halk tarafından bilinmesi dolayısıyla firavuna da ilginç eğlenceli bir oyun gelmişti, gülüp eğleniyorlardı. Kimse sihirbazlık yapıp ‘Ben tanrıyım’ falan demiyordu ya da firavun: ‘Bakın nasıl da kudretliyim!’ deyip sihirbazların fikrini çalmıyordu. Her şey güzeldi taa ki Musa Peygamber gelip asasını ortaya atıp, yılana dönüşen asa tüm ipleri yutuncaya kadar. Ee ne oldu şimdi, neyi ispat etti Musa Peygamber? Sizin de mideniz bulandı değil mi? Gelip ortalığı ne bulandırıyorsun kardeşim? Diyelim ki hak peygambersin, eline ne geçti? Firavun’un ve sihirbazların keyfi kaçtı, ne olacak. Musa gibiler 5.000 yıllık Tutankamon uygarlığını işte böyle hikâyelerle yıktı, bugün bile açıklayamadığımız kudrette piramitleri yapanlar, tıpta ileri gidenler, rasathane kuranların tadı kaçtı. Hangi geri zekalı hükümdar iki köle çağırıp birini öldürür, birini azad eder sonra da bak Tanrıyım, kudretliyim der, mal mısın oğlum, bir sen mi akıllısın! Bu bildiğin “Günah Keçisi” hikayesi, birini kurban edip, diğerine tüm günahları yükleyip affetme ve doğaya salma hikayesi. Yıllarca bizi bir tarafı seçmek zorunda bıraktılar. Çünkü ölümlü dünya, ölümlü insan fikri hemen bizi bu dünyanın bir demo versiyon olduğuna, insanın ezeli duygularını tatmin etmediğine bağlıyor ve yanılsamaya yol açıyor, fakat yine de az değil 5 milyar insan bugün hala dini mübin. Siz boş verin beni dinleyin; güzel bir laf var, “aşağı tükürsem sakal; yukarı tükürsem bıyık! O zaman ortaya tükür.” Seçeneksiz değilsin kardeşim, ortaya tükür. Ortada olmak zorundasın, başka yolu yok. “İnsan 2 kanadı olmadan uçamaz; biri bilim, biri din.” Tamamen palavra. Materyalistler var mı yok mu derken ızdırap içinde kalırken, dindarlar da asla madde tarafına saygı duymazlar. Görmedim öyle biri yok, diyeyim hocam diyeyim, efendim diyeyim, kapısında dört döneyim. Bir gün çağ atlatacak zamanımız da gelecek elbet ama Gül Devri değil çünkü o da çalıntı. O gün galiba ‘Golden Age: Atonement day’, onu da araklamışız malum. (Christianity spread quickly through the provinces of the Roman Empire, shown here at its height in the early 2nd Century)
İslam felsefesi, İslam iktisadi, İslam hukuku gibi tabirlerle dünya hayatına etki etmeye çalışmışlar, dünyayı kendi fikirleriyle yönetmeye çalışmışlar, zekat diyerek ekonomiye, fıkıh diyerek hukuka, Âdem diyerek biyolojiye, 7 kat gök diyerek coğrafyaya, Peygamber Mute savaşını TV’den izliyor gibi deyip teknolojiye, elini sürdü gözü açıldı deyip tıbba, kuruyan ağaç dile geldi diyerek kimyaya, erkek 2 kadın 1 pay diyerek miras hukukuna, Nuh Peygamberi anlatıp Sümer tarihine, Miraç’a yükselip fiziğe, hemen her yere bulaştılar, sonra da senin dinin sana, benimki bana. Yok ya!
Bugün başlasak temizliğe, insanlığa verdiğiniz hasar 50 yıl. Ayrıca sosyolojik açıdan, tarihi açıdan bakarsak hepsi bizim mirasımız, hepsi birer eser, bir fikir, yanlışları da olsa olumlu etkileri de çok. Özellikle Osmanlı’nın yükselme dönemi gibi her dinin de yükselme döneminde insanlığa çok büyük katkı sağladığı yadsınamaz. Hiç değilse bir umut olmuş, takva anlayışı sayesinde her insan kameralarla gözetleniyor gibi kendisine çeki düzen vermeye çalışmış, dinin çoğu yobazlıkları şahıs bazında kalmış, sosyal ortamlarda daha yapıcı, modern fikirlere rastlıyoruz. Dört kutsal kitabı harmanlayıp Amerikan Anayasasını çıkarmışlar fikrini taa 2006 yılında buraya ayak bastığımda fark etmiştim. Güzel hasletler her yerde kabul görür, çünkü evrenin gerçeğiyle çelişmez, o yüzden bildiğimiz olayları çürütelim ve dinin genel algısını yıkalım ama düşmanlık etmeyelim. Zaten çok da yol almadılar hepi topu 5.000 yıl. Benim annem şempanze Lucy 4 milyon yaşında, Etiyopyalı dedem 3 milyon. Sümer bile bunlardan eski be!
O şekilde hümanist fikirlerle, insanı her şeyden üstün kılma gibi bir anlayışımız yok, bilakis yumuşak karınlarını bulduk. Elimizde yeterince delil oluştu, ne de olsa 2.000 yıldır elimizde bir İsa Peygamber, bir Muhammed Peygamber, hadi diyelim bir de tekrar teşrif edecek İsa Mesih var, onlar bile sonlarının geleceğini kestirmişler. Ama iddia ettikleri şeyler öyle büyük ki yenilir yutulur değil, dedim ya: ’Dünya fani, ölüm ani!’ diyerek tüm insanlığı raydan çıkarmışlar. Ee peki sana mı düştü? Evet sana düştü, bana düştü, Günçağ’a düştü. Ben kendimi akrep burcu olmam hasebiyle mükemmeliyetçi addedip öğrendiklerimi, teorilerimi gelecek nesillere aktarmaya çalışıyorum. Ömer bin Hattab’a atfedilen laf gibi “Eğer 1 kişi yanacak cehennemde, diğer herkes kurtulacak denirse o kişi kesin benim! diye korkuya kapılma ya da cennete 1 kişi girmeyi hak etti denilse o benim” ya da “Eğer bir kişi dışında bütün insanlar cehenneme girecek diye çağrıda bulunulsa, o bir kişinin ben olacağımı ümit ederim. Eğer bir kişi dışında bütün insanlar cennete girecekler diye çağrıda bulunulsa, o bir kişinin ben olacağımdan korkarım.”(Orijinali)” diye umutlanma! Benim ‘flawless’ olma hissim bu noktada. Ya da tüm insanlığın kurtuluşu için çarmıha gerilen fakat davasından dönmeyen ve günahları yüklenen İsa, ya Rabbi bedenimi öyle büyüt ki cehennemde başkasına yer kalmasın diyen Ebubekir ruhu. (Sıddık-ı Ekber: “Mü’minler Cehennem’e gitmemek için Allah’tan isterim, benim vücudum Cehennem’de büyüsün ki, onların yerine azab çeksin.”) Belki de İsa, Meryem tarafından: “Senin baban bir tanrıydı yavrum!” diye kandırıldı, ya da Muhammed, Varaka Bin Nevfel tarafından anlatılan hikayeleri Arapçanın ahengiyle harmanlayıp Ömer’in sanatçı ruhunu kabzetti, kim bilir. Mesela Ebu Süfyan’ın Arapça methiyeler dizen şaire bir kese para fırlattığı Çağrı sahnesi dikkate değer! Adam zaten adammış.
Dünyanın her yerinde mahkumlara dini destek sağlanıyor, içeride ve dışarıda ihtiyaçları karşılanmaya çalışılıyor. Amerika’da da öyle. Nezarete düştüğümde bir arkadaşım bana, dışarı çıkınca yardım almak istediğini fakat kilisenin şartlarının çok ağır olduğunu söylemişti. Beni iki haftadır tanımasına rağmen; “Seni severler, git yardım iste ihtiyacın varsa.” demişti. Ben, bu sakalla Müslümandan başka bir şeye benzemiyorum diye latife yapınca, “Senden iyi Hristiyan bulamazlar.” demişti, sağ olsun. Tabii abartı. Sonuçta Vegas’a Günah Şehri diye gelmiştim, mahpushane sizin sadece iyi yönlerinizi ortaya çıkarıyor. Velhasılıkelam, kilise teklifini reddettim çünkü inandığı gibi yaşamama, münafıklık ya da ‘Hipokrasi’ en korktuğum şey. Malum ‘Vegas life’. Gerçi daha bir şey görmedik, uçaktan indim Günah Şehri diye hayaller kuruyorum, iki kollu baston benzeri bir aletle yürümeye çalışan teyzeyi karşıdan karşıya geçirdim. İflah olmaz bir müptezel zannedip hapse attılar; burada da ‘Step Back’ adını verdiğim, “ne içiyorsan bir adım geriye git” prensibiyle kendime ve çevremdekilere faydalı olmaya çalışıyorum. Neyse az kaldı, Rabbim ‘Vegas life’’ı ucundan görmeyi nasip etsin. Annem, ‘Allah kurtarsın’ diyeceğine, ‘Rabbim yerine yakıştırsın!’ mı ne diye dua ettiyse hiç çıkasım yok.
Hapishanede olunca din, milliyet, ırk gibi kavramlar kalkıyor, üst kattan bakınca 30 kadar yürüyen havuç gibi görünüyorsunuz. Sadece yemeklerde ayrım var. ‘Kosher’ dedikleri ayrı kaplar sadece Müslüman ve Yahudiler için, güya helal kesim falan. Ya bunlar ‘One Minute’ dediğimizde düşman olmamışlar mıydı bize? İsa’yı çarmıha geren Yahudiler, Medine’de Müslümanları ağırlamıştı heyhat! Filistin davası güderken, Yahudi’nin güttüğü koyunu diğer insanlardan evla gören zihniyet de biraz koyun değil mi? Bir de araştırma konusu; ya Muhammed Peygamber Mekke’yi 630’da fethetmedi mi? Niye gitti yine Medine’ye gömüldü?*** Sahabe mezarları da öyle cafcaflı değil diye duymuştum, acaba devlet Kureyş ve Emevîler eliyle devam etti de Müslümanlık biraz ruhbanlık, biraz hobi gibi mi kaldı? Dinle siyasetin birleşmesi hikayesine tanık oluyoruz. Hamza’nın gelişini hatırlayalım. Genelde çölde ikamet eden peygamberin amcası, Mekke’deki kervanlar, festivaller ve tabii putlardan bihaberdi, ticaret Ebu Cehil ve Ebu Süfyan’ın Suriye’den gelen mallarıyla çok canlanmıştı. Hamza yiğitti, cesurdu, gerçek bir liderdi. Fakat Mekke’nin ileri gelenleri, hatta Hatice bile zenginleşmişti. Hamza yalnızlaşmış ve Muhammed’in hikayesini duymuştu ve gelip; “Çölde yalnız başımayken, Rabbin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” demişti ve teslim olmuştu Muhammed’e. Ebu Süfyan’ın karısı Hint ise durumu fark etmişti ve “Hamza, Aslan Avcısı. Şimdi böcek avlıyor!” diyerek onun döneminin kapandığını belirtmişti. Hamza ise herkesin gıpta ettiği; “Yakında seni de avlayacağım Hint!” sözünü söylemişti. Hamza yiğitliğini herkese göstermişti de Hint meseleyi çabuk kavramış ve istediğini almıştı. Çok zeki bir kadındı, kocasının bir pırlanta olduğunu biliyordu, Muhammed’in ve Hamza’nın neye düşmanlık ettiği belliydi. Amaçları, Devleti zayıflatmak, köleleri kışkırtmak, gençleri kafalamak, yozlaşan hukuk sistemine karşı cennetleri vaat eden ve öteki dünya vaadiyle sistemin çarklarına taş sokup kırmaktı, mesele yine 3-5 put meselesi değildi. Çünkü ataları Abbas’tı, İsmail’di, İbrahim’di, dinleri İbrani’ydi, Musevi’ydi, tek tanrıydı. Hem ellerinde örnekler vardı. Musa firavuna dayanabilmiş, İsrailoğullarını kurtarmıştı. İsa Peygamberin ‘Trinity’ inancı Roma’ya, Almanya’ya, Rusya’ya, Afrika’ya ulaşmıştı. Baştan beri biliyorlardı, en azından Varaka bin Nevfel biliyordu. Musa’nın çektiği cefayı biliyordu. İsa’nın daha 30 yaşında dikenli taç takıp çarmıha çivilendiğini biliyordu, tek tanrı karşısında hiçbir güç duramazdı, hiçbir devlet ebedi sağ kalamazdı çünkü ebediyet vadetmiyor, hukuk değiştikçe devlet de şekil değiştirebiliyordu ve gerçekle yüzleşen ilk kadın Hint’ti.
Hamza’ya -ne kadar yiğit olursa olsun- bir kadınla nasıl konuşulması gerektiğini öğretmek lazımdı, zira kız çocuklarını gömenlere karşı çıkmak, kadınlarının bir mal gibi alınıp satılmasını engellemek kendi doktrinleriydi. (Gerçi Muhammed Peygamber 10 yaşındaki Ayşe’yi aldı da kimse ne yapıyorsun ya Ekrem-el Ekremin demedi) Amaç dinse buyursun gelsindi ama amaç avlanmaksa Hint de pekâlâ karşısında durma hakkını elde etmişti. Aslında sabretti de. Göç etmelerini bekledi. Ebu Leheb ve Ebu Cehil’in öldürülmelerini seyretti, Bedir’de Suriye’den gelen kervanları yağmalayana kadar aslında kalbi de biraz onlara meyletti, ganimetleri paylaştıklarını görünce hırsıza karşı sabretti, azmetti, Uhud’da özgürleştirmedikleri köleyi kiralayıp Muhammed’in kalbi, amcasını oracıkta katletti, üstüne vazifeymiş gibi kadınlara örtünün emrini veren Muhammed’in çarşafını paramparça etti, güya İslam’ı kabul etti, aslında kadını hakir görenleri pişman etti, ve Muhammed’den çok sonra vefat etti. Çünkü Hamza tehdit etti, yakında seni de avlayacağım dedi, kendi gitti. Gitti de yeğenini Medine’nin Yahudi’nin kucağına itti, Mekke’yi Medine’den yönetmek güzeldir, Hudeybiye’de barış anlaşması imzalayarak meşruiyetini ilan etti. İlkel Arap dini onunla baş edemiyordu, o da hep ‘ben seni uzaktan sevdim’ modundaydı. Memleketi özleyenler dönmek isteyince Mekke’dekiler kabul etti. Uzaktan sevmesi iyiydi de ‘al bebeği kucağına sev’ denilince patladı. Çünkü Mekke’de planlar yapılmıştı, kimse savaşmadı, Ebu Süfyan’a yani Hint’e sığınan kurtuldu, -ya da sonra birer birer avlandı. Eceliyle ölen yok gibi bence S.A.V. dahil.
İlkel Arap putperest dini onları Bermuda şeytan üçgeninden kurtaramamıştı, 4 kitap, 25 peygamber ve 3.000 yıllık tarih ile nasıl mücadele edilsindi? Ama devlet vardı karşılarında, ilim vardı, gerçek vardı. Rüya satılan zamanlar geride kalmıştı. Halifelik diye bir şey icat edildi ve tüm yumurtalar bu sepete kondu. Zavallı Yavuz Hicaz’ı alınca hilafeti de Osmanlı’ya getiriyor, Kâbe’yi getiremeyince kutsal emanetleri aşırıyordu. Ertuğrul’un, Osman Gazi’nin yerini şeyhülislamlar, kadılar almıştı, padişah lafı dinlenmez olmuştu, halk saltanatı kabul ediyordu da hilafet öyle babadan oğula geçen bir şey değildi. Rus cariyelerle dolu Süleyman haremi, hiç de Süleyman Mabedi’ne benzemiyordu. Padişah anaları marifetiyle 1.000 yıllık Karahanlılar, 100 yılda dağılmaya yüz tutmuştu. 200 yılda, çarşaf kadar olan Devlet mendil kadar hale gelmişti. Neyse Atatürk bizi kurtardı, neyden kurtardı, işte bundan kurtardı. Bakın biz bıraktık koskoca hilafeti de 100 yıldır Suudi Arabistan dahil bir Allah’ın kulu da almadı, demek ki o kadar da matah değilmiş ha. En son parayla imanı birleştirdiler adına da Abdülmecid dediler, olmadı, bir daha dikiş tutmadı. Neyse siz Davut’un kılıcını bana verin, ben tüm kutsal emanetleri yerine iade edeceğim, ama Osmanlı’da size bir şey verdiyse söker alırım. Herkes aslına rücu edecek ve ‘Salvation’ gelecek. Yıldırım Bayezid esir düştü, yüzüğündeki zehri içti de köle olmadı. Torununa İstanbul’u hediye etti. Maşallah Cem Sultan tek başına koca devleti yıkıyordu. Belki rahmetli Ecevit okusaydı kitabımı anlardı Apo’yu neden teslim ettiklerini. Hele de davet edip ülkeye, sonra kafeslemek de tam size göre. Erbakan’a yapılanı görünce; hocasına bunu yapan bize neler yapar diye düşünmeden edemedim, en iyisi üstüne sıçratmamak. Ammar eliyle putu düşürünce; “Bakın daha kendisini koruyamıyor, sizi nasıl korusun? diyerek anne babasını kafalamıştı. Sümeyye Ebu Cehil tarafından öldürülürken: “Nerede bir olan Rabbin?” diye sorulmuştu. İlk inananları birleştiren de işte bu devlet gücünü eline alan katillerdi. Ne 1 Rab, ne 1.000, ne Hubel! Hiçbiri korumamıştı, olan kendi soylarına, kendi gençlerine olmuştu, biz Çanakkale’de çok gencimizi kaybettik, onlar da bu iç savaşta çok yara aldı.
Mesela ‘rozary’ diye bir cisim var, bildiğin tesbih. Hristiyanlar da çeşitli dualar okuyup sayısına göre tesbihi ilerletiyorlar. Bir de Fatima adına diyorlar. Ya bu Peygamber kızı, bizim bildiğimiz Fatıma’nın eli, Fadime (Fatma) Anamız değil mi? Peygamber, kızına oradan isim vermiş, sen deyyus diyorsun adamlara. Lütfen biraz saygı! Öyle bozulmuş din falan diyerek bozgunculuk yapmayın. Öğüt alabiliyor musunuz, ders çıkarabiliyor musunuz, gerekirse karşı çıkabiliyor musunuz ona bakın. İsa’yı görüp Hawking’den Musa’yı görüp Einstein’dan, Necip Fazıl’ı görüp Nazım Hikmet’ten vazgeçmeyin, ne de olsa tek doğru var ve hiçbirimiz değiştiremeyiz. Saygı duyun ki eleştirinizi bile hoşgörüyle karşılaşsınlar. Gerçi saygı ve ben, hah ha!
“Günahlarınızı gizleyin ki affedebileyim.” ya da “(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyamette, bu günahı kullarından saklar.) [Müslim]”. Yani günah işlemişseniz bile ondan utanma, açığa vermeme ve kendi içinde yok etme. Bu Müslüman düsturu. Halbuki Proverbs (28:13) “Kim günahlarını örterse felaha ulaşamaz fakat her kim itiraf eder ve açıklarsa merhameti bulur.” Veya “Whoever conceals their sins does not prosper, but the one who confesses and renounces them finds mercy.” Bu da Hristiyan düsturu. Yani günahı içinde tutmama, içini kemirmeden birine anlatıp rahatlama. İkisi de haklı değil mi? Ama taban tabana zıt. Hangi alime ya da papaza giderseniz gidin ikisini de haklı görecektir. Nasrettin Hoca ikisine de haklısınız deyince biri itiraz etmiş, ona “Ee sen de haklısın!” deyivermişti. Bir de rahibe fıkrası vardı da şimdi anlatmayayım. Yani demem o ki siz hiç bu dinlerin arasına falan girmeyin, siz papaz olursunuz, polemiklerle değil Lokma Teorisi (The Donut Theory) ile meşgul olun vesselam. Papaz demişken küçük bir anekdot düşelim; Cennet ve Yeni Dünya’yı (Heaven and the New Earth) kaleme alan Randy Alcorn bir papaz arkadaşının; “Bu sonsuzluk anlayışını (tedium) kafamdan bir türlü atamıyorum. Hiçbir şey yapmadan bulutların üzerinde süzülerek arp çalmak… tüm bunlar oldukça sıkıcı. Cennet, cehenneme nazaran kulağa o kadar da hoş gelmiyor. Belki böyle bir yerde sonsuza kadar yaşamaktansa yok olmayı tercih edebilirim.” şeklindeki veryansınını aktarıyor. Sonra gerçeği bilmiyor deyip açıklamaya girişiyor. Ben de okudum okudum, çok da ileri bir seviyeye gelemedim. Basitçe şu; hatta İslam’daki 70 huri bile yok. Herkes ailesiyle birlikte olacak, tanıdıklarını ya da ünlü simaları görecek. Yeni Dünya kurulana kadar İsa Peygamber inançlı kişileri Cennet adlı yerde toplayacak. Kıyamet günü gelip, dünya yok olana kadar tüm insanlar cennette İsa Peygamber ile birlikte güzel vakit geçirecek, maddesel varlığımız korunacak, kıyamete kadar dünyada olup bitene herkes vâkıf olacak, fakat bu bizi üzmeyecek, cennette olmayanlar için kahrolmayacağız. Kıyamet günü İsa Peygamber gelip inananların tamamını toplayıp ölülerle birlikte cennette Yeni Dünya’nın inşasını bekleyecek. Yeni Dünya eski dünyanın üzerine kurulacak, daha güzeli, daha mükemmeli olacak, hayvan ve bitkiler korunacak (isimleri-cinsleri), kötü duygular olmayacak, sonsuza kadar Yeni Dünya’da İsa Peygamber, Rab ve inananlar mutlu bir şekilde yaşayacak. Tabii ki en büyük zevk Cemalullah’ı görmek olacak, İsa ile geçen 1 dakika, 1.000 yıl gibi; 1.000 yıl 1 dakika gibi olacak, şeklinde özetleyebilirim. İslam’daki anlayış ile arasında çizgi kadar fark yok, sadece Hristiyanlar daha maddesel ve insani olduğu için cenneti Yeni Dünya adı altında eski dünyanın üzerine kuruyor ve Rabbin buraya teşrif edip onlarla yaşayacağını ve oğlunu da sağ eline oturtacağını betimliyor. Güzel, tasarruflu bir tasavvur gibi geldi bana da, sadece trilyonlarca yıldızı yaratıp yine Dünya’ya sıkışmak biraz cahilce görünüyor, ufkumu daraltıyor ne yalan söyleyeyim. Lokma Teorimizde oluşan yeni dünyalar, sürekli yenilenen dünyalar, hep yenilenen organizmalar, mükemmel dengenin kurulduğu anlar, daha çok tabiat anayla özdeşleşmiş bir dünyayı yani Avatar’ı anımsattı, bence hoş.
Bu şekilde oluşan bir evrende ölümden sonrasına inanmamız, ailemizi sevdiklerimizi tekrar görmek istememiz, sonsuz şekilde cennette var olmak isteğimiz gayet doğaldır hatta gereklidir, çünkü şu ana kadar devinim halinde olan evrenin ruhu içimize işlemiştir. Hatta insana göre kâinat katrilyonlarca daha büyük olduğu için insanın bir büyüğe, öndere, kaptana, yaratıcıya ihtiyacı çok doğaldır ve zorunluluktur. Mesela şöyle düşünün; hiçbir Tanrı inancı (putperest-Zerdüşt dahil) kolay kolay çürütülememesine rağmen, bu dinler arasındaki farklılıklar kolayca ortaya konabilmektedir. Hristiyanlık inancına göre İsa Peygamber oğuldur ve tekrar nüksedecektir, Muhammed’in arada gelmesine gerek yoktur. İslam’da doğurmamış ve doğurulmamış bir Allah’ın kendine bir oğul yaratıp, insanların tüm günahlarını ona yükleyip çarmıha gerdirmesine ihtiyaç yoktur, çünkü günahı sevabı yaratan da O’dur. Kişileştirilemez, bir imaja büründürülemez, sağına oğlunu oturttuğu bir tahtı yoktur ve Meryem kutsaldır da kraliçe değildir. Yani bu inanca sahip olmamızı sağlayan şey, az önce de belirttik, kutsal ruhtur yani ‘Holy Ghost’. Şöyle ki bir lider, rehber, peygamber, aziz ya da müceddid gelmezse gelmesin, evrenin ruhu bizi inanca ve biraz daha yaşamaya, bir şekilde var olmaya itmektedir, tabii bugüne kadar gelen kişilerin değerli olmasının ve takip edilmesinin sebebi varlıklarından çok davalarıdır.
Çünkü İsa Tanrıya ancak benim üzerinden ulaşabilirsiniz diyerek diğer tüm yolları tıkamıştır, öteki de Rabbin katında tek din İslam’dır diyerek kendi dinini ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Ölen sevdiğini bir saniye daha görebileceğini umut eden insan neler yapmaz, nelerini feda etmez. Ruhun meyvesi aşktır, herkes sevgiyle beslenmektedir, iyilik sevginin, sevgi aşkın eseridir. Allah insanları birbirine bağlama hususunda sevgiden daha güçlü bir bağ yaratmamıştır. Martin Luther King Jr. der ki: “Size söylüyorum, ben de sevgiye bağlı kalmaya karar verdim, Çünkü sevginin nihayetinde insanlığın sorunlarının tek cevabı olduğunu biliyorum. Ben sevmeye karar verdim. Eğer en yüksek iyiyi arıyorsanız, bunu ancak aşk yoluyla bulabilirsiniz. Ve güzel olan şu ki bunu yaparken yanlış hareket etmiyoruz çünkü John haklıydı, Tanrı sevgidir. Nefret eden Tanrı’yı tanımaz, ama seven, nihai gerçekliğin anlamının kapısını açan anahtara sahiptir.” Herşey, rahman ve rahim olan yaratıcı ile var olabilir. (Kur’an-ı Kerim) Tabii sevdiklerimizi hangi şekilde göreceğiz, biz hangi pozisyonda olacağız bilemiyoruz ama kutsal kitaplarda, menkıbelerde geçen bir nevi hapishane ziyareti şeklinde olmadığı kesin. Zaten incelenirse karı-koca ilişkilerini ya da baba-oğul ilişkilerini pek düzenleyemediği aşikâr. İstediğin sıfata bürünme, 70 huri-gılman falan biraz zedeliyor gibi.
Bir sonraki hayatımızda ne olacağını kestirmek güç. Bu güçlük dolayısıyla, içimizdeki boşluk hissini dinler ele alarak doldurmaya çalışmış, fakat onların da yetersiz kaldığı aşikâr. Tanrı ile bağlantıları çok zayıf görünüyor. 4 milyon yıllık serüvenimizde, Âdem, Şit, İdris, İbrahim ve benzeri kişilere gönderilen ve hiç ulaşamadığımız sahifelerin (kitapçık) dışında, Davut ve Musa peygambere gönderilen Zebur ve Tevrat, bir de Kur’an, Allah kelamı gibi görünürken, aslında, İncil, verilen öğütlerin ve yaşananların ikinci ağızdan anlatımı gibi görünmekte.
3 büyük peygamber dışında Tanrıyla yüz yüze görüşme de yok gibi. Velhasılıkelam, içimizdeki inanma hissi, ölümü ve sonrasını merak olmasına rağmen bilgilerimiz çok sınırlı kalıyor ve birbiriyle sürekli çelişiyor. Tümdengelim şeklinde mevzuya bakarsak Tanrıyı en fazla metalaştıran Hristiyanlık birinci, en son din olduğu için taze kalan Müslümanlık ikinci, bu 2 dinin de temelini oluşturan İbrahim’e sırtını dayayan fakat milliyetçi olduğu için büyüyemeyen Yahudilik 3. sırada yer alırken, Rusya dahil Çin ve Hindistan’ın milliyetçi ya da adapte olması zor görünen dinlerinin dışında bir anlayışa rastlamıyoruz.
Peygamberlerin başına da aynı şeyler geldi. Mesela, Muhammed Peygambere Taif’te taş atan çocuklar, kimi-neyi savunduklarını bilmiyorlardı, onlara da kızamıyorsunuz çünkü cahiller, çocuklar. İsa da ölmeden Luka 23-34 Baba affet onları. Ne yaptıklarını bilmiyorlar! Jesus said, “Father, forgive them, for they do not know what they are doing.” deyivermişti. İftira attıkları kadını taşlamak için izin almaya geldiklerinde ise kimin bu yaygarayı çıkardıklarını bilmediğini gören İsa Peygamber dağılmalarını ve bu âdeti kaldırdığını ilan etmiştir. Üçüncü kişilerin sözüne kanmayın. Aşk iki kişiliktir. Eğer aşkla yapamayacaksınız boşuna hiç yapmayın. Eğer aşkla yapamıyorsanız, bulaşmayın. Her şey iyi de aşk başka aşk. Aşkı öldüremeyen herkes öldürür sevdiğini, yerine koyamaz kimseyi.
Mediocrity Fallacy: Kainatta her şeyin dengeye geldiği zaman anlam kazanacağı düşünüldüğünde, gördüğümüz her düzenin bir yaratıcının dizaynına mazhar olduğunu düşünme açmazı, yanılgısı. Recency Effect (Sonralık Etkisi), geçmişi değersizleştirme, geleceği umutsuzlaştırma. Mikro ve makro evrenin tam ortasında olduğumuzu varsayma. Sanki bir bu kadar daha yaşayacakmışız gibi hissetme, yaşanan tarih bugünden sonra tekrar yaşanacak sonu Kıyamet kopacakmış hissi, sanki teknolojinin tam ortasındayız, uçan arabalara ya da klonlanmış insanlara rastlamamız yakın görünmekte, insanın insanlardan bir insan olma fikri, alelade bir fikir olduğunu düşünme, ortalama bir insan olduğunu düşünme, sürü psikolojisine sahip olma.
**Merak etmeyin, belki biz kâinatın merkezine insanı yerleştirmedik ama makro ve mikro alem insanlığın öyle 2.000 yıl önce başlamadığını gösteriyor. Âdem-İsa-diğerleri-tekrar İsa insanlığın kısa tarihi gibi sunuluyor. Halbuki Lucy’den başlarsak 4 milyon yıl önce de insan var. 4 Kitap’a sığmayacak kadar büyük bir zaman 5 milyar yıl.
SONUÇ
Üniversitede en güzel dönem benim 4 yılımdı hissi herkeste! Kainattaki hassas dengeyi, güzelliği ya da mesela vücudumuzu saran ve Dünya’nın çevresini 3 defa dolaşacak kadar uzun olan kırmızı kan hücresinin muhteşemliğini neden sen sahipleniyorsun? Öyle bir denge varsa da senin dinine işaret ettiğini de nereden çıkardın? Senin iddia ettiğin Tanrı, Muhammed Peygamber’i gönderen Allah ya da İsa Peygamber’in babası, ya da Musa Peygamber’e ‘10 Emir’i gönderen Rabbi olmalı, bizim savaşımız onlarla ya da yaşantısını din kisvesine dönüştürenlerle. Yani ‘Grand Design’ ı yaratan Allah’ın, İsa Peygamber’in babası olması arasında herhangi bir bağlantı göremiyoruz. Tabi nedense kitapta ateş çıkaran ejderhalar, uçan atlar ya da aya zıplayan insanlar göremiyoruz. Yani sap yiyip saman sıçıyoruz hala kendimizi cennette görüyoruz. Ay’dan parsel satan firma gibi, tabii sahipsiz buldunuz bu muhteşemliği hemen üzerine atlayın. Yok öyle yağma! Başka kapıya, herkes önünden yesin birader! Hayvan olduğumuzu ya da öyle kategorize edildiğimizi unutmayalım. Evcil koyun ya da kedimizden çok çok da farklı değiliz. ‘Womb-Tomb’ dedikleri beşikten mezara bir yaşam içindeyiz, büyütmeyin…
ISLAM VS. CHRIST
İslam hiç de öyle orijinal bir din değil, mesela topraktan yaratılma hikayesi İncil’de geçiyor ve kısaca ‘dust’ deniliyor. “Then the Lord God formed a man[a] from the dust of the ground and breathed into his nostrils the breath of life, and the man became a living being.” Genesis 2:7. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda düşünmeden edemedim; bu kadar yıldız ve gezegen insansız şekilde oluştuğuna göre insanın da ‘stardust’ olduğunu iddia etmek gülünç değil. Konuşturmuyorlar insanı, en azından dine ters bir şey söylememek ferahlatıyor beni. Siz ‘dust’ diyorsunuz, biz ‘stardust’, gelin kapışalım! Tabii ‘dust’ diyorlar ama Adem’e ‘dust’ diyorlar. Havva’nın hammaddesi kemik, yani Allah önce erkeği, erkekten kadını yaratmış. E iyi kadınlar kabulleniyorsa bir şey demiyorum. Tanrı tasarruf etmiş işte ne güzel, derim. Gerçek mi? Gerçek şu; kadın ve erkek aynı zigottan oluşur yani oluşumu varlığı aynıdır, birbirinden ayıran şey cinsiyet genidir, öyle biri birinden kopmuş değildir. Neşet Baba demiş ama tam tersini söylemiş: “Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu.” Yani İsa’yı Meryem üzerinden doğurtup, Havva’yı kemikten oluşturması metodik farklılık.
“Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okuyabilir.” değil mi? Yok ya Üstadın sözü değil o. John 16:33 “I have told you these things, so that in me you may have peace. In this world you will have trouble. But take heart! I have Overcome The World”. Çok mu tartışmacıyım? Ama olsun İncil’i de tartışmaya açarım yakında merak etmeyin. Mesela Luke 5:5-6 Balıkçı hikayesi… İsa Peygamber kimsenin balık tutamadığı yerde Peter’la açılıp neredeyse tekneyi batıracak kadar balıkla geri dönmüş. Bana heves bükücü diyebilirsiniz ama bir de İsa’yı gören diğer balıkçıları düşünün, mucize yapacağım diye diğer balıkçı kardeşlerimizi üzmek reva mı? Amerikalılar buna “joy-sucking” diyorlar, Peygamber yapmış beni çok görmeyin. Düstur onlarda da var hem de bizden önce; mesela Matt 6-3 “But when you give to the needy, do not let your left hand know what your right hand is doing”. Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek, onların düsturu.
Colossians 1:27 “To them God has chosen to make known among the Gentiles the glorious riches of this mystery, which is Christ in you, the hope of glory.” Christ in you! Mutluluk içimizde. Guru düsturu.
Revelation 22:4 They will see his face, and his name will be on their foreheads.” (Cemalullah’ görmek)”
Mark 11:23 “Truly I tell you, if anyone says to this mountain, ‘Go, throw yourself into the sea,’ and does not doubt in their heart but believes that what they say will happen, it will be done for them.” Tell mountain to go.” Dağların yürütülmesini ballandıra ballandıra anlatıyoruz, halbuki var.
Mark 6:44-46. Now when Jesus saw the crowds, he went up on a mountainside and sat down. His disciples came to him, “He went up to hills by himself.” Dağa çıkma hadisesi, onlar da Musa’dan çalmış gerçi.
Luke 23:34 Jesus said, “Father, forgive them, for they do not know what they are doing. And they divided up his clothes by casting lots”. Muhammed Peygamber Taif’te: “Baba Affet onları! Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar”, demişti.
Luke 21:29 He told them this parable: “Look at the fig tree and all the trees. “Look at the fig tree”. İncir Kur’an’da ilk defa geçmiyor. James 3-12 “My brothers and sisters, can a fig tree bear olives, or a grapevine bear figs? Neither can a salt spring produce fresh water.” İncil’de incir ve zeytin bir arada. Kur’an Tin Suresi.
Palm 103: 12 “He has removed our sins as far from us as the east is from the west.” Pastör Max Lucado bence durumdan vazife çıkarmış, eminim North Pole-South Pole denseydi ona da bir kılıf bulurdu. Bizde de var Ömer Çelakıl. Sonuçtan sebebe ulaşma tarzı bir hastalık bence. Doktor diye ünvan vermişler ama bugüne kadar bir buluşunu göremedim din adına, matematikle arası da iyi gibi. Bayağı inanmış, adanmış gibi. Doğru da olsa hesaplamaları, Allah’ı bilen biri onun çalışma tarzının bu olmadığını hemen anlar. Verilen mesaj daha çok ezilmiş, hor görülmüş, dışlanmış kişilerin de toplumda çok güçlü bir karşılığı olabileceğiyle alakalı gibi görünüyor. İsa Peygamber ahırda doğmuştu, Musa da babasızdı, Muhammed yetimdi, Said-i Nursi de garibandı. Allah’tan başka kimseleri yoktu, isteyeceklerini ondan istediler. Mesela İsa, peygamberlik iddia eden biri, çarmıhta başka kimden aman dilesin? (Why have you forsaken me?) Ona destek veren arkadaşları, İsa tutuklandığında çil yavrusu gibi dağılmışlardı. Akıl hocaları tarafından kullanılmışlardı. İsrailoğulları komple İbrahimiler tarafından kandırılmıştı. İsa Peygamber, annesi ve dayısı Zekeriya tarafından, Muhammed Peygamber de Varaka Bin Nevfel tarafından doldurulmuştu. Musa da bir şekilde firavuna diş bilemişti. Ama mevcut iktidar onları öldürmüyordu. İsa’nın lâhitinin boş olduğuna dair söylentiler, onun göğe yükseldiği inancını yaymak için kullanılmış olabilir.
Musa Peygamber de yerinden yurdundan edilmişti ama giderken de peşinden Firavun’un geldiği pek inandırıcı değil. Genelde hükümdarlar bir şekilde nifak çıkaran dini liderleri ülkelerinden sürüyorlar ya da sürgünü ülke içinde değerlendiriyorlar. O yüzden Musa’nın denizi ikiye yardıktan sonra firavunun arkasından takip edip boğulduğu fikri inandırıcı değil. Muhammed Peygamber Habeşistan’a ilk tayfayı gönderince, Kureyş rüşvet teklif etmiş, kabul edilmeyince de üstüne gitmemişti. Muhammed Peygamber de Medine’ye hicret edince kimse takip edip, öldürmemişti. Türkiye Cumhuriyeti de Amerika’ya, Almanya’ya, Avustralya’ya göç etmiş dini büyükleri rahat bırakmış gibi görünmekte. Bediüzzaman’ı da 1922’den 1950’ye kadar oradan oraya sürmüş fakat öldürmemiş, ülkenin iç işlerine karışmadıkları sürece isteyen istediğine inanmış gibi görünüyor. Ezelden beri, iktidarın kovalama refleksi yok gibi. Egemen gücün de din karşısında eli kolu bağlı, mesela Kur’an Ebubekir döneminde kitap haline getirildi. Yani adamı peygamberlik iddia ediyor diye tutuklayacaksınız, delil yok, ölene kadar ortada kitap yok. Sonra sadece Ayşe’nin bir milyon hadis rivayet ettiği söyleniyor. Anlıyorsun değil mi? Peygamber ölünce demek ki herkes rahat etti. Demek ki Zekeriya tufaya geldi, İsa güme gitti. “Kill the bird!”, “Kill the nighthingale.” Vurun abalıya! Siz bakmayın, yine de alçakgönüllü olmak ve Allah’tan korkmak zenginliktir, onurdur, yaşamaktır.
Cuma hutbesinde söylenen söze bakalım; “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90. Ayet)” *** “Verily, Allah orders justice and kindness, and giving (help) to the relatives, and He forbids immoral sins, and evil and tyranny. He admonishes you, so that perhaps you may take heed.(Surat an-Nahl, Verse 90)”
Orjinali; Colossians 3:5-10 “Put to death, therefore, whatever belongs to your earthly nature: sexual immorality, impurity, lust, evil desires and greed, which is idolatry. Because of these, the wrath of God is coming. You used to walk in these ways, in the life you once lived. But now you must also rid yourselves of all such things as these: anger, rage, malice, slander, and filthy language from your lips. Do not lie to each other, since you have taken off your old self with its practices and have put on the new self, which is being renewed in knowledge in the image of its Creator.” (Bu nedenle, dünyevi doğanıza ait olan her şeyi öldürün: cinsel ahlaksızlık, kirlilik, şehvet, kötü arzular ve putperestlik olan açgözlülük. Bunlar yüzünden Tanrı’nın gazabı geliyor. Bir zamanlar yaşadığınız hayatta bu yollarda yürüyordunuz. Ama şimdi, şu gibi şeylerden de kurtulmalısınız: dudaklarınızdan öfke, hiddet, kötülük, iftira ve pis dil. Birbirinize yalan söylemeyin, çünkü uygulamalarıyla eski benliğinizi üzerinizden çıkardınız ve Yaratıcısının suretinde bilgide yenilenen yeni benliğinizi üzerinizden çıkardınız ve Yaratıcısının suretinde bilgide yenilenen yeni benliğinizi giydiniz. Koloseliler 3:5-10)
Alkol yasağı bize has değil. “Do not get drunk on wine, which leads to debauchery. Instead, be filled with the Spirit, speaking to one another with psalms, hymns, and songs from the Spirit.” (Ephesians 5:18).
Kul hakkı konusunda da Matthew 5:23-24 mesela Rabbin kapısına gidip ona sunmadan önce gidip din kardeşinden helallik istenmesi mevzu var. “Therefore, if you are offering your gift at the altar and there remember that your brother or sister has something against you, leave your gift there in front of the altar. First go and be reconciled to them; then come and offer your gift.” Matthew 5:23-24
İslam, Allah doğurmamış ve doğurulmamıştır diyerek Hristiyanlığı kökten reddeder. Hristiyanlığın tüm doktrini ise İsa Peygamber’in Allah’ın oğlu olduğu ve hatta Allah’la aynı statüde olduğuna işaret ederek, daha sonrasında herhangi bir şekilde bir peygamber gelmeyeceğini belirtir. “Who, being in very nature God, did not consider equality with God something to be used to his own advantage; rather, he made himself nothing by taking the very nature of a servant, being made in human likeness.” (Philippians 2:6-7) Bu ‘Script’te ya da ayetlerde de görüldüğü gibi İsa’nın tanrılık vasfını dahi bir kenara bırakarak Muhammed gibi köle, kul sıfatına büründüğünü göstermektedir. Yani bizim yıllarca övündüğümüz peygamberin Allah’ın kulu ve sonrasında elçisi olmasının ne büyük bir erdem olduğuydu, fakat görülüyor ki İsa Peygamber 600 yıl önce bırakın peygamberliği, tanrısal özelliklerini bile bir kenara bırakıp insanlardan bir insan olmuş. Hatta Matthew 11:19 da ona “Lust, a friend of riffruff” gibi yakıştırmalar yapılmış. Hatta Hristiyanlığın Antik Yunan’a ve Roma’ya yayılmasını sağlayan Paul, havarilerinden birisi olarak şöyle diyor: “Ben Paul, Tanrının kölesi!” (Titus 1:1). Bir kez daha görülüyor ki İslam, sadece 25 Peygamberi isim isim ve hikâyeleriyle beraber çalmakla kalmamış, Hristiyanlığın karakter inceliklerini ve naif yapısını da çalmış. Velhasılıkelam, Hristiyanlığı oturup tartışalım ama İslam’ı tartışmaya ne hacet, gerek yok!
——————-
Evet, teorimizi kendimiz geliştirmemiz gerekecek. Çünkü şu ana kadar belirttiğimiz 4 boyuta uymayan hiçbir hikaye kabul edilmeyecek. Tahtında oturup dünya üzerindeki işleyişi kontrol eden ZEUS da, bir böceğin milyon türünü dahi alamayacak Nuh’un Gemisi de, DNA testi uygulanamayan dönemde babasını Tanrı olarak kabul eden anlayış da, sihirbazları madara eden yılan da, ellerinden su akıtıp, gökten helva indiren son peygamber de teorimize sığmıyor. Bir şeyin vuku bulması ancak bu taraftaki maddi-manevi gayret ya da henüz anlamlandıramadığımız karşı taraftan itilen push-backler haricinde bir evren asla tasavvur edilemez. İnsanın inanma ihtiyacını gideren ve yaratıcığını simgeleyen, putlarla bezenmiş Pagan inancının kime ne zararı vardı, bugün bile anlamış değilim. Herhalde adamlar acıkınca yedikleri helvadan yapılmış putların maddesine inanmıyordu. Başkalarını Ebu Cehilleştirmek, sevgimizi azaltmaktan başka, yok yere düşman yaratmaktan başka ne işe yaradı ki! Mekke fatihi Muhammed Peygamber fetihten sonra 2 yıl daha anca yaşarken, ondan yaşça çok daha büyükleri yıllarca yaşam sürdü. Putları yıktık da Kabe’ye kim gelip gidecek o zaman? Evet, hacılar ve bacılar.
TAKVA
Sadece şunu hissedelim bugün; yaptığımız her hareket sadece bizim irademize bağlı olarak gerçekleşmektedir. Kaderci olmak mümkün değil çünkü herkes kendi iradesini ortaya koyduğunda, olanları 1 tanrının düzenlemesi mümkün değil aynı zamanda da gerek yok. Herkesin cennette de şu an ki bedenleriyle benzer şekilde var olacağını ve buradaki aynı maddi zevke benzer zevkler tadacağını hayal etmesinin altında da Tanrı anlayışı değil, daha çok hak ettiğini alma arzusu yatmakta. Mesele direnememe meselesi. Ebu Cehil’e; “Ya bi Muhammed’e baş gelemediniz!” diye Kureyşliler çıkışınca o da; “Muhammed cenneti vadediyor, buna karşı koyabilecek bir gücümüz yok.” diyerek yine devletin pastadaki ancak %1’lik paya sahip çıkabileceğini çaresizce anlatmaya çalıştı. Devletin saltanatla ya da gelişmiş tek adam modelleriyle, ya da konseyle insanlığın kurtuluşunu müjdelemesi mümkün değil. Kurtuluş ancak kendimizi hem yaratan hem yaratılan olarak görüp, kendi yerleştirdiğimiz kamerayı kendimizi kontrol amacıyla kullanmak.
SİNERJİ
İçimdeki Tanrı, eğer siz var diyorsanız bitti, çünkü artık var oldu. Nerede mi, sizin zihninizde! Dinler birbirine benziyor ama tek tanrılı dinler daha çok birbirine benziyor. Problem? 4 kollu insanı yaratan ZEUS’u beğenmeyip 2 kollu MUSA’nın tanrısını üretmek yine aynı zihnin işi. Kuran’da bahsedilen ilk peygamber MUSA, anti-firavun. (İsa Peygambere de Jewish Jesus diyorlar) E başka ne olacaktı? Hem maddi hem manevi gücü olan firavuna karşı, yine ve sadece 1 güç olmalıydı o da yine firavunun oğlu MUSA! Hangi piç Mısır gibi koskoca bir medeniyeti yıkıp krallık kurabilir? Tabii ki kolayı var; Tanrı-Kral olmak ve bu gücü devletten değil direkt Tanrıdan aldığını söylemek. Kralın soytarılarının veya sihirbazlarının hikâyelerini dinlemek çok sıkıcı, ona karşı olanları takip etmek ise heyecan verici. Musa hikâyesi bu! Son sözlerimizi kutsal bakire Meryem için tekrarlayalım: Evli olmadan yapılan çocuğu nişanlısına (kimi metinlerde kocası olarak da ifade edilmiş) ya da öz dayısına mâl etmek kolay değil, direk Tanrıdan aldığını söylemek ise ferah. Gelmiş geçmiş en büyük soru bu! Aaah Meryem bizi büyük ateş içine attın!
Çekinmeyelim, araştıralım, yazalım, beynimize fırtına yaşatalım. Çelişelim, kendimizle çelişelim, doğruyu bulduk diye üstüne atlayıp ferahlamak bana göre değil. İşte size Hristiyanlıkta tanımlanan ruhun 9 meyvesi: Aşk, lezzet (joy), huzur, sabır, zarafet, iyilik, inanç, kibarlık ve kendini kontrol. Eğer yorulduysanız bu meyveleri bir kenara yazın ve hayatınıza uygulayın. Kitabı da kapatın, siz mevzuyu çözmüşsünüz.
-Aaa, Devam mı okumaya? Hadi o zaman fırtına koparalım. Hikâye şöyle; Musa Peygamber, firavunu eğlendirmek maksatlı, sihirbazların urgan parçacıklarını yılan şekline dönüştürüp minik elektriklenmelerden faydalanarak yaptığı sihri bile çekememiş, Tanrının asasını yılana dönüştürüp diğer ipleri yuttuğu hikâyesini halka yaymıştı. Oyunbozandı bir bakıma. Kimse iplerin yılana dönüşmesini talep etmiyordu, böyle bir şey değildi sihir. Zaten Musa taksirle de olsa adam öldürmüştü, halk içinde evla bir yeri yoktu. Sürgün emri gelince, Musa kavmini alıp Kızıldeniz’e dayandı ve gidecek yeri yoktu. Denize baktı ve öleceğini anladı. Onca şeye rağmen Rabbi yine onu yalnız bırakmıştı, üzüldü ve hışımla denize parmağını sokup; “Hani bizi kurtaracaktın?” diye içlendi. Son hikayesi buydu, Rabbinin ona görevini tamamladığını söylemesini bekledi, denizi ikiye ayırmasını bekledi olmadı. Çünkü kavminin arkasından gelen düşman yoktu, Musa’nın Mısır’ı terk etmesi firavun için yeterliydi, Musa’nın ve İsrail Oğullarının cezası buydu. Mısır’ın Musa’ya ihtiyacı yoktu. Zalim firavun düşer, yerine masum bir firavun otururdu, devlet işleri böyleydi. Medeniyeti kurmak için Musa’ya ve Tanrısına gerek duyulmamıştı. Musa’nın getirdiği 10 Emir zaten kadim Mısır kanunlarında yer alıyordu.
İLK KIBLE MESCİD-İ AKSA VE İSTANBUL HİKAYESİ
Belki de Muhammed Peygamber, kendisinin dahi bilemediği kadar kutsal olan Kâbe üzerine kurmalıydı doktrinini. Çünkü önce Mescid-i Aksa dedi, Yahudilerden tepki görünce kıbleyi Kâbe diye düzeltti. Kâbe kimsesizdi ve karşı çıkan olmadı. Sonra Mescid-i Aksa’yı kutsamak için Miraca çıktı, bu mevzu da inandırıcı olmadı, havada kaldı, eşlerinin beyanına göre daha yatağı soğumamıştı, belki de tuvalete kalkıp gelmişti, fazla şüphe uyandırdı. Mute Savaşında Roma ordularından Suriye’yi istedi, orada da galip gelemedi çünkü (hadi Roma’yı geçtik) orada önceden Persler ve onların ataları Sümerler zaten onun tasavvurunun çok üzerinde gelişmişti. Mısır’daki zulümlerden dolayı Afrika içlerine ve İspanya’ya ulaşıldı. Pers-Hint duvarına çarpınca yönünü Suriye ve Anadolu topraklarına çevirdi. Neyse ki Çin mezalimi ve Cengiz Han zulmü özgürlükçü Türkleri İslam’ın kucağına itti. Sümer medeniyetini arkasına alan Türkler, Hristiyanlığın 1453 senede yıpranan özünü Ortaçağ karanlığına dönüştürünce, at sırtındaki Türkler İstanbul’da yere indi ve bir hayal gerçek oldu.
Roman yazacak değilim anlatmak istediklerim için, normalde de patavatsız bile sayılırım Allah affetsin. Öyle söyledim de lafın gelişi. İsmet Paşa’ya ‘hiç Allah kelamı etmiyorsun?’ dediklerinde; “Hadi o zaman Allahaısmarladık!” demişti. Bismillah, maşallah, inşallah demek sizi Müslüman yapmaz. İlla söylemeyim diye kasmayın, hele de ‘Hayırlı işler!’ sözünü kesin söyleyin. Allah’ın gözünde sevap bile olmayabilir artık. Mesela Ceren’e ya da Adnan Hoca’nın kediciklerine ‘Maşallah (taş gibi)’ demek no sevap point. Bugün Amerikalılar da ‘kısmet diyor’, yani tam oturan bir kelime, lügatte yoksa kullanın bir şey olmaz. Mesela; Ateizm Derneğinin açılışının haberinin altına, “Allah utandırmasın!” yazmışlar çok komik olay, extremely terrific.
Muhammed Peygamber, dayısı Varaka bin Nevfel’den aldığı bilgileri baba tarafına yediriyordu. Mekke’den çıkarılırken bile amcaoğlunu yatağa gizleyecek kadar ona inandırmıştı. Çölde aslan avlayan Hamza’yı da yalnızlık duygusundan ele geçirmişti. Osman’a kızını vermiş, Ömer’i de kız çocuğunu toprağa görmenin verdiği ya da gömenlere izlemenin günahı sayesinde avlamıştı. Günümüzde buna derin devlet diyebiliriz, yani suçluları suçlarından, yumuşak karınlarından vurup kendi lehine çevirmek. Ebubekir Bilal’i satın aldığında Bilal: “Ben putperestim, ölürüm de varmam Abdi Ağa’ya!” mı diyecekti? Peki sadece ‘evlatlarımızı rahat bırakın! Puta tapar da, putu yer de!’ diyen Yasir ve Sümeyye’yi öldürünce, Ammar inanmayı mı bırakacaktı? Evet, hayat sadece sıfır yani başlangıç olarak doğuyor ve push-backler sayesinde insana yön veriyor. Kocasını ileride Mekke’nin tek Tanrı-kralı Ebu Süfyan olarak tasavvur edip öldürmediğin Hint, işler değişince senin safına geçerdi. Peki, öldürdüğün ve hakkında ateşten ayetler getirdiğin Ebu Leheb’in karısı neden dönmedi? Gâvurluğundan değil olasılıksızlığından!
İlk Müslümanlar; ‘kaybedecek neyim var ki!’ diyen gençler ve fakirlerden oluşurken, son Müslümanlar; ‘karşı safa geçsem neyimi kaybederim ki!’ diyen üst kadroyu içeriyor. Halid Bin Velid zaten askeri dehaydı, Müslümanlara karşı da galebe çalmıştı. Amr Bin As Medine’de üzerindeki ziynetleri bırakırken İran ordularının başındaki en rütbeli subayı olarak karşımıza çıkarma planı Allah’ın mı, senin mi planın? Mute Savaşı daha cereyan etmeden; “O ölürse o geçsin, O ölürse bu geçsin!” yönetiminden anladığımız şu: Sultana sultanlık, gedaya gedalık yaraşır. Adem’i yaratıp karşısına koyduğun Şeytan, cehenneme attığın ya da işe yaramaz gördüğün varlıkların vicdan azabından kurtulmaya çalıştığın günah keçisi değil mi? Neden şeytan keçiye simgelenir? Zor soru kabul ediyorum ben de araştırmadım. Mantık bu; 1 gram elmas üretmek için 100.000 ton kömür lazım. Üstad da böyle açıklamış. Allah’ın işleri hep direk, kesin ve mükemmel. Ama kusursuz da olmalıydı. Winter is coming! Elmasın yerine bir avuç kömür de faydalı olabilir. 😊
“Jesus o kadar insandı ki kimse O’nun GOD olduğuna inanmadı. Biz pastörler o kadar tanrılaştık ki kimse bizim insan olduğumuzu düşünmez.” Bir de bu söze bakalım; “elimde tuttuğum basit bir haçtan başka, sana getirdiğim hiçbir şeyim yok.” Biz de ne deriz; Cürmüm ile Geldim Sana. Yani dünyadan kendi günahımdan başka hiçbir şey getiremedim. Tanrıya benim yolumdan başka ulaşılamaz, diyen İsa Peygamberi kabullenen Muhammed’in büyüklüğünü de kabullenemediler. Kabul edenler vardı, mesela Necaşi. Amr bin As’ın politik gücüne boyun eğen Kral, Caferi de yarım kulakla dinlemiş ve onları iadeye karar vermişti. Sonra Muhammed Peygamber’in onları neden kendi ülkesine gönderdiğini sordu. “Orada bir Melik var kimseye zulmetmez.” dediğini işitti. Sonra Muhammed Peygamber’in bakış açısını sorgulayıp Meryem hakkındaki ayetleri sordu. Meryem hakkında anlatılan kıssa mükemmeldi. Ne uzundu, ne kısaydı. Ne inkârdı, ne övgüydü. O zaman bu sözlerin Muhammed Peygamber’e ait olamayacağını anladı. “Vallahi önüme altından dağlar yığsanız, yine de bu adamları size vermem!” dedi. Anlaşılan Amr Bin As, Kureyş insanının paha biçilemez olduğunu anlayacak olgunluğa erişmemişti. Muhammed ekibi çok sağlam kurmuştu: Öğrenebilecekler, öğretebilecekler ve ailelerden oluşan akrabalarını göndermişti Habeşistan’a. Çünkü bozulan Hristiyanlığın Jerusalem’den Habeş’e mesaj iletmesi zorlaşmıştı. Gelen mesajlar topluma etki edemiyordu. O yüzden bazı kişiler Ubeydullah Bin Cahş gibi bozulan Hristiyanlığa inandığını düşünüp, bu din beni kurtarır anlayışıyla devletin dinine iltica etmişti. Vicdanı kuvvetli Ümmü Habibe’yi ise ikna edememişti. Yani Rabbin vaadi gerçek oluyordu. Aynı yatakta yatan birini yanına alıp, diğerini günahları ile baş başa bırakıyordu. Sonradan Muhammed’in karısı olduğuna dair bilgiler, beni Ubeydullah tarafına yaklaştırırken, genel anlamda resmiyette karı-kocalık olmadığı için Peygamber’in ya da efradının avradı koruma altına alması da yine doğal hale gelmektedir. Modern dünyanın tek eşlilik üzerine olan kurgusu bizi eski insanlara düşman olmaya itiyor olabilir. Ubeydullah bozulmuş Hristiyanlığın hâkim olduğu Habeş’te bıcır bıcır karıları görüp dini de kılıf olarak uydurmuş olabilir çünkü kaynaklar sadece içki içip dağıttığını belirtiyor. Mümin kadınların fanteziye açık olmadığı söylentisi de bu fikrimizi ilerletiyor. Çünkü Ubeydullah’ın Hristiyan olması ondan haber alamamamızı doğurmaz zira Necaşi Müslüman olduğu için bilgi akışı devam ediyordu. Necaşi üzerinden kaynaklar tarafımıza zamanında aktarılabilirdi.
Peki teorimize göre İsa dünyaya tekrar nasıl gelir? İsa’nın doğumunu büyük bir mucize kabul edelim. Hatta bence peygamberlik sırası, bizim teorimize göre İsa-Âdem-Musa-Muhammed Peygamber şeklinde olmalı. Çünkü Tanrının hem İsa’ya ruh üfleyip hem de Muhammed Peygamber gibi hâlihazırda anne-babası olan birini her şeyden çok sevmesi mümkün değil! Zaten 6 yaşında küçük çocuk kalbini meleklerin açıp temizlemesi olayı da izaha muhtaç. Hem Müslümanlar, İsa Peygamberin tekrar yeryüzüne ineceği düşünüp hem de Muhammed Peygamber’i ilk sıraya koymalarının muhasebesini kendi yapsın. Teorimize göre; eğer İsa bir şekilde annesine el sürülmeden dünyaya geldiyse, evrenin baba tarafından oluşturulan tüm maddesini ve manasını bünyesinde taşımakta, yerine bugüne kadar konulacak kadar büyük bir olay olmaması sebebiyle
kendi oluşturduğu büyük patlamanın aksi sedasını evrende oluşturulacak ve karşı evrende oluşan bu madde-mânâ derinliği, topladığı birikimle yay gibi gerilerek Pushback Etkisi yapacaktır. Mesih’in maddi ya da manevi olarak geleceği tartışması bu minvalde değerlendirmelidir.
Teorimizin güzel yanı ipleri Meryem’in eline vermediğimizdir. Aslında bir kadını da tüm iftiralardan ve iddialardan korumaktır. Yine önemlisi, nişanlık sorumluluğunu bilen gence ya da yeğenine sahip çıkan dayıya peygamber gözüyle bakmak, herkese olduğundan daha değerli görmek de bize en çok yakışanıdır. Nişanlısı/Kocası hakkında fazla rivayet bilmiyoruz ama Kur’an’a göre peygamberlik yakıştırılan Zekeriya Peygamber’in Meryem’e dokunma şüphesiyle ağaç kovuğunda kıstırılıp kesildiği malum. Hristiyanlık üzerine kafa yoracak kadar aptal değilim, mutlaka ona sahip çıktığını düşünen karanlık güçlerin radarına girme ihtimalim yüksek. Sadece İzmir Selçuk bizi topraklarımızda yer aldığı için Meryem Ana’nın evinde yapılan Meryem Ana’nın Göğe Yükselme Günü anma törenleri, bende bir kısım Hristiyanların Meryem’in de öldürülme tehdidiyle karşı karşıya bırakıldığını ya da İsa Peygamber gibi onu da yanına aldığı fikrini uyandırdı.
Medine’de bulunan Musevilerin verdiği manevi destekle 7-8 yıl içinde oldukça çoğalan Müslümanlar muzaffer bir ordu edasıyla Mekke’ye yürüyor ve Muhammed başına gelecekleri tahmin edip Veda Hutbesini yayınlıyordu. Ebu Bekir’in yaştan dolayı erken veda etmesiyle oluşan boşluktan Muaviye’ye kadarki kısa dönemde neredeyse tüm Ehl-i Beyt can veriyordu. Çünkü Devleti Platon kurmuştu dini ise İbrahim Peygamber. Devlet ana, Tanrı babaydı. Babasız yaşanır ama anasız yaşanmazdı. Çok eski bilgilerimle söyleyebilirim ki, Ömer Bin Abdülaziz, Harun Reşit ve Tarık Bin Ziyad elimizde kalan son İslami lider figürleriydi. Afrika’da getirilen maymunun Yezid namaz kılarken onu taklit etmesi, Yezit maymuna namazı öğretmiş dedikodularına sebep oluyor, belki de Ebu Süfyan’ın daha ilk günden kurup dizayn ettiği, din ve devlet birleşimli yapıyı yerle bir ediyordu. Sonradan gelen sofuların da devletin dünya güzelliklerine ve mallara sahip olmasını şeytani bir unsur gibi görmeleri, sultanların kendilerini zindanlara attıracak kadar zalimleşmesine sebep oluyordu. Nemrut İbrahim, firavun Musa, Ebu Cehil Muhammed Peygamber kavgaları hep bu yüzdendi.
Bir Yahudi arkadaşım hamura ve marula dua ederken, ben de yapayım kalbim temiz demiştim. Söylediklerini tekrar ettiğimde de ‘hah şimdi sen de Yahudi oldun! (kelime-i şehadet)” deyivermişti. Ona Tanrı’nın onun gibi sahtekâr olamayacağını söylediğimde çok şaşırmıştı. Bir de Al Capone hikâyesi vardı. Hani Tanrıya her gece dua ettim fakat bisiklet yoktu. Sonra gittim ilk bisikletimi çaldım ve ona beni affetmesi için her gece dua ettim mevzusu. Tanrının çalışma prensibini bilmezsen başarılı olamazsın, kıssası. O olaydan sonra Al Capone kendini hiç bozmadı. Çünkü bisiklet kullanmayı öğrenince iade etmedi. Neyse karılara dönelim! Muhammed Peygamber 25 iken Hatice 40’tı, Muhammed Peygamber 50 iken Ayşe 10. En azından şunu iddia edebiliriz; ikisinden biri kesinlikle Muhammedî değil. Sen çobansın, al işte zengin karı oğlum diye akıl verene aldandı ya da dünya yüzü görmedin, al kızım feda olsun diyen Ebubekir’e kandı. Kandı da Ayşe ona 5 basardı, hatta “Ya Ayşe eğer böyle bir şey varsa, ya Ayşe eğer böyle bir şey yoksa!” diye şüpheler içinde vefat etti.
Teorimizde her ırkın değeri aynıdır. Bu da neredeyse tüm güzelliklerle dolu dinlerde en önemli kısaslardan biridir. Şunu da kabul etmek gerekir ki evrimsel açıdan her ırkın spesifik özellikleri, oturmuş kalıpları mevcuttur. Bu yüzden dindar bir bilim adamı gözüyle ırkların demografisini incelemek gerekir. Konuyu Nazi komutanına bırakıp dünyayı 50 sene geriye götürmek, üstün ırkı belirleyebileceğini sanmak bilimselliğe aykırıdır.( Bkz ) Bugün Hitler adını anmak, yazmak bile tehlikelidir ama o zamanki insanlar da bilmeliydi ki götü yere yakın olandan korkacaksın ve tedbirini alacaksın. Fakat onun hayranı olduğu için, işaret çizdiği için ırkçı sayılan kişilere şunu belirtmek gerekir; ayağa kalkın ve sağ elinizde Hitler işareti yapın. Ama bir solak olarak aklıma gelen şey de sol elini kullanmak. Fark etmez. Yani Hitler’i anımsayıp Hitler işareti yapana da diyebiliriz ki, aha adamın boyu bu kadardı boyu. Ne diye arkasından koşup gittiniz ki!
Dinler tarihi hakkında çok şey bildiğini iddia ettiğim bir arkadaşım Darwin’in Türlerin Kökeni kitabını hiç duymamıştı. Hatta tenezzül edip Google’a da sormamıştı. Bana verilen öğrenme aşkı için kime teşekkür etmeliyim bilmiyorum. Kendi dininde muteber olduğunu düşünen hristiyan kesim, başkasının dinini araştırmadan yorum yapınca kendi dinine zarar veriyor;
1- Mesela Kâbe’yi Muhammed Peygamber kutsal yapmadı. O dönemde de Kâbe’nin İbrahim tarafından yapıldığı biliniyordu. Muhammed Peygamberin karısının çok olması ile dinin hızlı yayılışı arasında bağlantı olduğu iddiası gerçek dışı. O zaman Cengiz Han’ın torunları çok olmasının Türklerin o dönem dünyada baskın olmasına sebep olduğuna dair bir bilgi elimizde yok. Fazla eşin sıradan insanlarda çalıştığını, büyük insanlarda probleme yol açtığını düşünüyorum. Muhammed Peygamberin eşlerinin sonraları yol gösterici olması ve hadis nakletmesi ya da savaşacak kadar güçlenmesi, sonuç olarak görünüyor sebep değil. Ayrıca o devirde çocukların küçük yaşta evlenmesi, ailesinin malı olmasından ve rızası için devlet kurumu olmamasından. Ayrıca mirasın aile içinde kalması gibi maddi boyutları olan da bir konu. (Osman’ın ‘Zinnureyn’ olması biraz sıkıntılı tabii.)
2- Mekke’ye canlandırmak için Hac ibadetini zorunlu kılmaya gerek yoktu, hatta İslami bakış açısıyla düzenlenen Kabe oldukça sıkıcı görünüyor. ***Putları yıkma fikri de İsa’ya aitti.
3- Anlatılarda geçen İslam adam öldüre öldüre Irak, İran, Suriye, Somali’ye kadar yayıldı fikri de safsata. İslam diğer dinlerin anlattığı iyilik ve güzelliklere karşı çıkmayarak Mısır’a, İspanya’ya, İstanbul’a kadar yayıldı. Verdikleri ülke örnekleri bile samimiyetsizlik ifade ediyor.
4- İslam’ın altın çağı ise Arabia denilen bölgelerde değil Suriye’de, Endülüs’te, Horasan’da, Mısır’da yaşandı. Aslında eski Arap kültürü de İslam’ın yayılmasına engel olmuş görünmekte.
5- İslam’ın sadece kendi Allah’ını isimlendirmesi, diğer dinlerde yer alan ve kutsal yaratıcıyı tanımlayan isimleri de inkâr ettiğini göstermediği gibi, bu şekilde bir varlığın tekliğine işaret etmiş olabilir. İslam’ın kendinize Tanrı yarattığınızı belirtip uyardığı şeyler, diğer inançların tanrıları değil.
6- İslam, Lat Menat Uzza Hubel gibi Greek temelli tapılan putlara tamamen karşı çıkmış, Allah ismini 360 putun birinin adından araklamamıştır.
7- Hristiyanlığın belirttiği gibi ‘idolatry’ yasağını ilk ortaya atan peygamber İbrahim’dir, İsa Peygamber arkasından gelmektedir.
8- Yahudiler İshak Peygamberin kurban edildiğini söylemesine rağmen Müslümanlar İsmail Peygamberin kurban edildiğini söylemektir. Babaları aynı olmasına rağmen aradaki küçük fark budur.
9- Muhammed Peygamberi Ya da Müslümanları aptal yerine koymayalım. Yahudilerle ve Hristiyanlarla dost olmayın deyip de kendi insanlarını Habeş’e ve Medine’ye göndermesi inandırıcı mı? Aralarında belirli bir düşmanlığın oluşmadığını görüyoruz.
10- Kur’an’da Jerusalem geçmemesine takılan Hristiyanlar, ilk kıble ve miracın Mescid-i Aksa’da yaşandığını bilmeliler. Ayrıca Davut’un hem demir ustası olması hem kral olması, hem peygamber olması hem de kıyamet günü Mesih’in Mehdi’nin İstanbul’a gelerek Davut’un kılıcı sahip olacağı ve savaşı başlatacağı kanısına bakarsak, bırakın karşı olmayı, İslam, Yahudiliğin ve Hristiyanlığın reklamını yapmış görünmektedir.
11- Son olarak da İslam, İsa Peygamberin babasız dünyaya gelmesini mucize olarak kabul eder. (eşeysiz üreme) Babasının Meryem’in nişanlısı ya da Zekeriya Peygamber olması ihtimali benim dört yapraklı yonca modelimin konusu. Necaşi’nin; “sizin dininizle bizim dinimiz arasında şu çizgi kadar fark yok!” demesinin üzerinden 1400 yıl geçti. Hristiyanlık değişmeye devam ediyor görünüyor, bozulmaya da.
Not 2: Ortaokul din ahlak bilgisi kitabında bir hahamın fotoğrafının altına; ‘Tevrat’ta değişmeyen bir yer kalmış mı diye inceleyen bir haham’ yazmışlar. Velhasıl kelam; yani aslında dinler aynı şeyin farklı renkleri olarak kabul edilebilir.
12- Hacer-ül Esved’in gökten düştüğüne, göktaşından veya Cennetten geldiğine inanılır. Onu görmek ya da dokunmak, öpmek zorunlu değildir. İbrahim Peygamberin hem Kâbe’yi yapması hem de Şanlıurfa’da görünmesi nasıl açıklanıyor ben de bilmiyorum.
13- Allah’ın tüm insanlığa karşı sevgisiz olması ya da sevilecek kadar bilinemez olması tezi de sakat. “Bismillahirrahmanirrahim Rahman ve Rahim “şeklinde esirgeyen ve bağışlayan olarak belirtilmesi O’nun sevgiyle dolu olduğunu gösterir.
14- Kur’an’da, hadislerde ya da sahih kaynaklarda İsa Peygamberin Mesih olarak kanlı canlı tekrar döneceği müjdelenmiştir. Ayrıca İsa Peygamberin çarmıhta olmadığı, 12. yalancı havarinin çarmıhta öldürüldüğü, Rabbin İsa’yı koruma amaçlı göğe yükselttiği belirtilmiştir. Çarmıhta ölmediği için insanların günahını yüklenmesi de söz konusu değildir, yoksa bir insan/Rab nasıl olur da tüm günahları yüklenir tartışmasına girilmemiştir. Bu anlayış, Ali ölürken bizim de günahlarımızı üstlendi, namaz kılmamıza gerek yok anlayışına sahip insanlar için; Hasan ve Hüseyin namazlarına devam ettiler. Baba olarak önce onların namazlarını kılması gerekirdi şeklinde mantık yürütülerek çözümlenebilir.
En basit görülen doktrinlerdeki ayrım ise; Nuh’un 4 çocuğunun olduğu, gemiye binmeyip selde boğulduğunu belirtmesi, Musa’yı Firavun’un kardeşi değil de karısının evlat edindiğini söylemesi ya da sihirli buzağıya inanan Samaritanların o tarihten 700 yıl sonra çıktığını iddia eden tarihle çelişmesi gibi ayrıntılar gibi duruyor.
Burada fark ettiğimiz husus, yabancıların da basit ayrıntılar üzerinden tüm tezi boşa çıkarma çabası. Mesela örtünme meselesini bir zorunluluk gibi görerek genel resme bakılmasını engelleme trick’i. O dönem tuvaletlerin dışarıda olması sebebiyle (elektrik yok) kadınlar yolda gençlerin saldırısına uğruyordu. Toplum mühendisi Muhammed Peygamber de buna karşı örtünün tezini savunmuştu. Giyinme İdris’le beraber başlamıştı. Buradaki full-coverage’dan kasıt, wc ye gidenin erkek mi kadın mı olduğu bilinemeyecek kadar örtünme olabilir, belki de erkekler de örtünüp tacizcileri yakalıyorlardı, kim bilir. Elektrik yoktu, Meryem’in nişanlısını suçlayacaklarına İsa Peygamberin dayısını kestiler çünkü öteki affedilirdi. Alevi mumu sönmüştü. Evet, bu hikâye Ömer’in! O bir mumu yakar, ötekini söndürürdü.
Sapiens okuyan kimse hala Âdem’in dünyaya atıldığını düşünüyorsa benim kitabımı daha okumasın. Çünkü ben Yuval Noah Harari’nin tırnağı olamam ve o kişiye hiçbir şey anlatamam. Sadece ilk kitabını özümseyerek okudum ve buradan öğrendiklerim bile insanın %99.9 unu tarihi açıdan ispatlamış görünüyor. Neredeyse hiç boşluk bırakmamış. Belki de inandırıcılığını kaybetmemek için derin düşünceleri kendine saklamış. Hem baksana, hâlâ Âdem-Âdem diyen güruha da ne anlatabilirsiniz ki! Belki de kendini zorlamadı ya da benim gibi filozofik takılarak var olanla, gerçeklikle arayı açmadı. Hemen bir; iyiler-kötüler, Allah-şeytan, Habil-Kabil, Harun-Karun, firavun-Musa hikayesi uydurmadı. Maymundan evrilmek, 6 ensest kardeşten birinin çocuğu olmaktan daha fazla inşirah verdi gönlüme. Yıldız tozuyuz demek Peygamberlere ve hikayelerine, mucizelerine sırt çevirmek anlamına gelmemeli. Herkes kendini anlattı da bir ben anlatamadım dememeliyim. Belki onlar da anlatamadı hislerini. Baksana çarmıha gerilen mi ararsın? Ağaç kovuğunda kesilen mi? Kuyuya atılan mı dersin, iftira atılan mı? Miğferi yüzüne batıp dişi kırılan mı? Karısı dâhil tek inananı olmayan mı?
“Dinin ne olduğunu bilmiyorum ama ne olmadığını çok iyi biliyorum.” -Zeitgeist Addendum.- Evet, hayatımız dinin üzerindeki tortuları temizlemekle geçti. Muhammed El Emin olması, yalnız olması, düğün tarzı eğlencelerden kaçınması, aşırılığı tasvip etmemesi bile o dönemde onu bir üst lige çıkarmaya yetiyor. Çağrı’nın ilk sahnesinde Mekke’ye gelen bir kabile reisi kuş şeklinde bir put tasarlayarak yarışmaya dâhil olmuştu. Muhammed Peygamberi o şekilde karnavalın ortasında görünce; “götürün beni buradan! Bu adam sinirlerimi bozdu” deyivermişti. Tarih boyunca iyiler ve kötüler hep olmuştur. Lakin kötüler iyilerden çoktur. İyiyi korumak, bir civcivi elde tutmak kadar hassastır. Erkeğin kibarlığı çok daha mühimdir. Çünkü evrim erkeği güçlü kılmıştır. Kadın insandır, erkek insanoğlu. Hamza’nın gelişini orijinal Çağrı’dan izlemek lazım. Çünkü çevirisi bile daha samimidir. “Ben de Muhammed’denim. Dediğini derim. Kendine güvenen varsa çıksın karşıma!” diyerek yeğeninin iddialarının gerçek ya da değil ama cezalandıracak kadar da olmadığını beyan etmiştir.
İsa’nın en çarpıcı olayı babasız dünyaya gelmesi; ama Muhammed de öyle dünyaya geldi. Kurban olduğum yetimim, her göreni mahzunlaştıracak kadar hüzün doluydu. Hep ezildi, ilk karısının zenginliği altında, öteki karısının gençliği altında ezildi, kahrından erken veda etti. Ayşe’yi daha 10 yaşında nikahlayınca zafer kazandım zannetti. Ayşe’nin dedikoduları çıkınca; “Ya Aişe böyle bir şey varsa, Ya Aişe böyle bir şey yoksa!” diye sorgulayıp durdu, kahrından gitti. Bence İsa daha az çile çekti, bir kere öldü, bir kere çarmıha gerildi. Diğeri azap, hep kahır hep kahır. Ha bu arada ben de babasız dünyaya geldim, evde doğdum. Babam yoktu öğrenciydi, başka şehirdeydi çalışıyordu. Çocuklarına bakmak için okuldan arta kalan zamanlarında müezzinlik yapıyordu ya da amelelik. Bilmiyorum en güzel hikâye ne İsa ne Musa. En güzel hikayem babam! Yerine ne Allah’ı isterim ne Abdullah’ı.
Mesele şu ki, Rabbin kime hangi lütfu vereceği hiç belli olmaz. Ayşe bu devirde yaşasaydı yakayı ele verirdi, Peygamber de rahat ederdi. İçi içini yemez, saçını başını yolmazdı. Saç baş demişken hiç kel peygamber duymadım, tüm tasvirlerde ‘Paulo Maldini’ tarzı bir figür canlanıyor nedense. Mesela saç ekimi bana nasip oldu, güzel de oldu, ama bilmiyorum, peygamber de olsa biraz lütuf, biraz estetik yaptırmak istemezler miydi? Belki Peygamber daha yakışıklı olsa Aişe’nin ne yaptığını takmazdı, üstüne gitmezdi. Yusuf’u görmeden; “Benim Efendimi görseler bıçağı kalplerine saplarlardı” maveraları atılmazdı. 40 gün dağa gidip de Hatice’yi nasıl yalnız bıraktın be adam, bu neyin güveni! Bu mu sorumluluk bilinci? Ehl-i Beyt böyle mi kuruluyor? Gerçi belki de gitmedi dağa biliyor musunuz? Dağa çıkma hadisesi de çakma! İsa’dan. Mark (6:44-46) He went up into hills by himself, bahsetmiştik. Günahını almayalım yetimin, belki de karısını hiç yalnız bırakmadı.
NOTLAR
7 büyük günahtan biri hırsızlık! Eee kardeşim Nuh hikayesini Sümer metinlerinden araklamak hoş mu? Zeynep’i peygamberlik reklamıyla aşırmak reva mı? Ayşe’yi reşit olmadan salıncaktan indirmek olur mu? Osman’a 2 kızını verip sonra da Zinnureyn demek? Kendi dinine balta vurmak bu.
The beginning, başlangıç, yaratılış. Diriliş Adem’dir. Hatta Havva bile onun kaburgasından! denir. (İya kenabudu ve iya kenestain). Gelelim konuya; ne hikmetse İsa, Tanrının oğlu olduğunu iddia etmekle kalmamış, bir de herşeyden önce yaratıldığını iddia etmiştir. (Corinthians da herşey üzerine yaratıldı der – Colossians da da First Born ifadesi geçiyor.) Muhammed Peygamber de son peygamber ve en sevgili olduğuyla kalmamış, bir de nurunun kâinattan önce yaratıldığını iddia etmiştir. Allah kara kara düşünüyor olabilir; “Madem siz vardınız Âdem’i boşa yarattım!”
Bir Hıristiyan atasözü der ki; Allah kimseye kaldıramayacağı yük yüklemez! Evet evet, onların lafını çalmışız. Biz var ya bizim yatacak yerimiz yok. Biz ‘sadaka’ lafını bile Musevilerden aşırmışız. Her şeyi çal da sadakayı bile -ismi bile- çalmışız. Onlar iki keçiden birini kesip kurban ederken, birine günah yükleyip salıvermiş. Biz âdeti çalarken bile vicdansız çalmışız, sağ keçi koymamışız. Hem de birinci elden çalmamışız. Nuh hikâyesini çalan (Sümerlerden çalan) Hıristiyanlardan çalmışız. Tabii ki çok sırıtmış çalandan çalmak, çorbanın suyunun suyu olmuş. Bazen de çok abartmışız, örtünmeyi rahibeden çalıp tüm kadınlara uygulamış, ahlakı öcüleştirmişiz. Fakat taklitler aslını yaşatmış, galebe çalamamışız (her şeyi çalmışız da). Suriye’den gelen malları Bedir’de çalmışız, kutsal emanetleri Kâbe’den çalmışız. Sakal-ı Şerif i falan çalmışız, şehir şehir gezdirmişiz, fakat kalpleri çalamamışız. Memleket toprağını Hoca’ya göstermek için çalmışız. Ayasofya’yı da çalmış ama minaresine kılıf uyduramamışız. Cami yok diye insanlığın hizmetine sunulmuş müzeyi devletten çalmışız. Çalıntı camide namaz olur mu? Allah kabul etsin duanızı.
NOTLAR 2
Belki de Allah Baba, Allah Baba derken erkekleştirdiğimiz Allah’a, babası belli olmayan bir çocuğu iteledik, 2000 yıldır da bu sorunla boğuşuyoruz. Ben hiç anne-baba eksikliğini hissetmedim hatta dede-ebe- büyük dedenin eksikliğini de. O yüzden 10 yaşında babamı kaybettim diyen rahibin Rabbine baba diye sarılmasını yadırgamıyorum. Yine benzer şekilde İsa’ya babasının tekrar O’nu ne zaman dünyaya göndereceği sorulduğunda İsa: “Ben gelene kadar bir şeylerle meşgul olun!” demişti. Ben bilmiyorum sadece Baba bilir diye cevap vermişti. Peygamberin gaybı ancak Allah bilir demesi tutarlı ama oğluna ruh üfleyen babanın bu konuda tüyo vermemesi tüyler ürpertici. Aslında; “hadi karnımızı doyur!” diyen sahabelere inen helva, güvercin ve parmaktan akan su mucizesi ile Musa’yı bırakıp sihirli bir ineğe tapan kavmini de ikna etmesi zor olmuştu. Bir de bot içinde giderken; “uyan İsa! Kurtar bizi, batıyoruz!” diyen havarilerle bayağı bir dalga geçtik. Yani inandırıcı bir olmakta fayda var, peygamber de olsanız yemiyor Anadolu çocuğu.
Hepimizin bildiği gibi ahir zamandayız. Kavram aslında İsa Peygamber’in yeryüzüne dönüşünü ifade ediyor. Kıyametin geliyor olması İslami kaynaklara dayanıyor. Romalılar döneminde inananlar, İsa’nın henüz 3.-4. yüzyılda tezahür edeceğini beklerken, ölen akrabalarına kavuşmayı hayal ediyorlardı. Çünkü İsa gelmeden hiçbir şey başlamazdı. Zira Osmanlı’da da ahir zamanda olduğunu söyleyen birçok âlim çıkmıştı ve insanlara kötülüklerin çoğaldığını söylüyorlardı. Bizim teorimize göre ilk inanan Hristiyanlar neredeyse 2.000 sene beklemek zorunda bırakıldı peygamberden sonra ise 1.400 yıl geçti. İnsanoğlunun bu koca boşluğunu giderecek bir peygamberin gelmemesi ilginç. Yazının bulunmasıyla birlikte Script’e göre 30 kadar peygamber gelmesi, 0 (sıfır) milattan sonra Ortaçağ-Yeniçağ ve Yakınçağ’da sadece bir dinin mensuplarının kabul ettiği bir peygamberin gelmesi, yine Dünya düzenini anlamadığımız anlamına geliyor. Hristiyanlar da farklı değil, onlar da İsa’nın kendisinden sonra gelen hiçbir peygamberlik iddia edeni (Mormonlar dâhil) kabul etmediler. İslam’da ise ilk dönem sahte peygamberler öldürüldüğü gibi, müceddit olduğunu hatta Hoca olduğunu iddia eden âlimler/dervişler gün yüzü görmedi.
“Sadakte hakku natakte”. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”. Biz olalım eyvallah da, sen oldun mu? İslam’a 5 şart koşmuşsun; namazı Sümerden, orucu-zekâtı-sadakayı Yahudilerden, haccı Kâbe’yi ziyarete gelen Arap kabilelerinden çalmışsın. Kelime-i şehadet her dinde var. Bu konudaki anımı daha önce anlatmıştım. Sözlerin su gibi, serap gibi susamış adam su zanneder. (bkz. Çağrı) ‘Rightousness’ her dinde var, artık yeni şeyler söylemek lazım. Biz de son din diye tüm eski Arap âdetlerini geri getirdiğini düşünmedik. Mesela ‘Recm’ fikrini Musevilerden aldın, bugün birçok insan bu âdet yüzünden dinden soğudu. Halbuki İsa’ya da gelmişlerdi; ‘taşlayalım bu kadını aynı Yahudiler gibi!’ demişlerdi de İsa Peygamber şahit sorunca herkes oradan tüymüştü. İsa Peygamber âdeti kaldırmıştı, sen geri getirdin. Bozulmuş dediğin din seni bozguna uğrattı. Kıyamet günü yaklaşınca son peygamber değil, ne hikmetse yine İsa Mesih teşrif edecek, kötülükle mücadele edecek, insanlığın çobanı olarak kendi koyunlarını kuzularından ayıracak. Alaaa! Peki sen ne dedin? Boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını soracağı o gün! Yine İncil’deki (Script) genel şemaya oturmayan bir ifade, fakir evinde Gümüş şamdanlık…
“Herkes işine baksın, herkes kendi önünden yesin.” ne güzel ifade! Demek herkesin özgür iradesi var. Ben de öyle hissediyorum bir sonraki atacağım adımın tanrının dâhi bilgisinde olmaması gerekiyor ki Muhammed’e gelen “Nuuuun”ifadesi ya da “İnanmıyorlar diye kendini harap edeceksin!” uyarıları Allah’ın kendi peygamberinin bile yapacağını bilmediği sadece umduğunu gösteriyor. Kalbi açılıp meleklerin yıkamasından mantıklı, ayakları yere basan bir anlayış. Ben de karışmak istemiyorum, o kadar güzelliğe sebep de olmuş insan bir araya gelir de beni almazlar diye korkuyorum. İsa Peygamber Peter’a büyük fedakârlık da (gerektiğinde) içeren işler verince, Peter Aziz John’u kastederek: “Peki o ne olacak?” diye sorunca, “İstersem ben geri gelene kadar onun yaşamasını isterim. Sen karışma, sen beni takip et!” demişti. Aralarında çıkar ilişkisi olmayan arkadaşlık ne güzel, ne kadar dürüst. Ebubekir kendisine verilen hurmaları bitirip çekirdeklerini Muhammed Peygambere itelemiş, sonra da: “Ya Muhammed amma çok hurma yemişsin” diye şaka yapınca; “ya Ebubekir, sen de çekirdekleri ile beraber yemişsin.” demişti. Birbirinizi sevin ki şakalaşabilesiniz, karşındakine kredi açabilesiniz. İnanan da mal değil!
Yine İncil’de (Script) Selman-ı Farisi’ye rastlıyoruz. Ne hikmetse o da İsa Peygamber’e savaş hakkında öğütler vermiş. Ben çikolata, şeker çaldım diye vicdan azabından kıvranırken herifler komple dini çalmış. ‘Cleanse’ şeklinde geçen kalp temizleme olayı da öyle. İsa’nın yükselişi genel metne uyum sağlarken, bizimki gitmiş gelmiş Mescid-i Aksa’ya. Gördükleri de ne hikmetse yine insansı melekler, tahtında oturan Allah ve diğer peygamberler. Görünen o ki başta her şeye masum bir şekilde yaklaşan insanlar babasız, öksüz, yetim, fakir, düşkün hasta itilmiş vesaire sebeplerden ötürü hâlihazırda yer alan kanunlar ve bu kanunları çalıştıran kimselerle ters düşmüşler, tüm sorunlarını kanuna ve insan eliyle gerçekleşen olaylara bağlayarak hem kendini aklama hem de sistematik yapıya düşman kesimleri kendine çekmeye çalışmışlardır. Bir elime Ay’ı bir elime Güneş’i verseniz falan diye nutuklar atan iki amcasının ölümüne dolaylı sebep olan sonra ganimetler, eşler, Kâbe’nin anahtarı ve hükümdarlık verilen Muhammed Peygamber gaddarlaşmış görünmekte. Zeynep’i koynuna alıp Zeyd Bin Harise’yi Mute Savaşında sözüm ona komutan yaparak öldüren kim? Şahsa özel ayet!
İçki içilmesi yasak olmayan Hristiyanlığa geçen Ubeydullah Bin Cahş’ı içki içilmesi henüz yasak olmayan dönemde içki içiyor diye yaftalayıp eşine çöken kimdi ki! Rabbinden kız isteyeceğine, en yakın arkadaşından kız isteyen kim? Havvasız Âdem, Züleyhasız Yusuf, Fatımasız Ali hikâyesi yazamayacaktınız da ne diye bu işe giriştiniz? Netflix’de gördüm, koskoca Lucifer olmuş hâlâ yanındaki sarışına yavşama peşinde! Çünkü Hadis-i Şerifte de belirtildiği gibi: “Bana üç şey sevdirildi; namaz, kadın, güzel koku!” itiraf da geldi bakın. (bkz.) Çünkü yakıştırırlar. Ben de çocukken uyandım, salona gitmek istedim, bir ışık gördüm sonra yattım. Sabah annemlere söyledim, hemen işte beni mübarek ilan ettiler. Melek gördüm sandılar. Ya beni etkileyemeyen melek sizi neden etkiledi?
Nedense bu Tek Tanrı işi en çok Kureyşli putperest garibanları vurdu. İslam, ne hikmetse soyu Arap olmayan Tek tanrılı dine inanan topluluklara kadar gidip durmuş görünüyor. Daha önce de konu edilmişti, dinler doğal sınırlarına ulaşıp durmuş gibi ya da ilerlese bile eski pozisyonunu almış gibi görünmekte. Mesela, İsrail hariç Arap Yarımadası, Mısır, Cezayir, Afrika içleri, İran, Suriye ve Horasan’a kadar hatta Güney İspanya’ya ulaşmış. Ama ne hikmetse Romalılar, İsrail, Germen toplulukları, Hindistan, Çin, Rusya, Moğollar ve Bizans’ı yenememiş.
SERÜVEN
Al senin olsun paran da pulun da, yollukların da
Hepsi senin olsun, harcırahın da, yolda buldukların da
Hayattan umdukların da, bir kenara attıkların da,
Artıkların da, yaptıkların da, onulmaz yaraların da,
Deli deli hastalıkların da, psikolojik rahatsızlıkların da.
Al senin olsun herşeye rağmen bana kattıkların da.
Anlarsın elbet satınca seni yolda buldukların da.
Sevgisiz kalmaz heyhat yola çıktıkların da.
Anlarsın tabi bir kenara attıklarında.
Melekler bile buğzedecek içine baktıklarında,
İtiraf edeceksin seve seve ne yaptın diye sorduklarında,
Dökülecek ortaya bir bir ne yaptıkların da,
Kurtaramayacak seni taptıkların da, bel bağladıkların da.
Bilmez misin gökler galeyana gelir garipler ağladıklarında!
Sen rahattın onla bunla gezdin tozduklarında.
Şeytan bile en azından Ramazan’da kıpırdayamaz bağladıklarında.
Es geçtin beni, laf-ı güzaf dedin üç beş karaladıklarımda
Birgün önemsenecek elbet yazdıklarım da.
Evvel de böyle oldu, kullar da önemsemedi Rabbi azdıklarında,
Ölür sandı herkes Yusuf’u kuyuya attıklarında,
Anladı kadınlar güzelliğini mutfakta parmaklarını doğradıklarında.
Gerçeklerin kötü bir huyu var ortaya çıktıklarında!
MECNUN
Kızgın kumların ateşiyle yanmış Mecnun
Karlı dağların buzuyla donmuş Mecnun
Nisan yağmuruyla ıslanmış, erimiş Mecnun
Sonbaharı da olsa Leyla’ya kanmış Mecnun.
NUN (SUS) 
Nuun – nuuun – Mecnun konuşma artık sus Mecnun
Nuun – nuuun – Mecnun herkes halinden çok memnun
Nuun – nuuun – Mecnun barışma artık küs Mecnun
Nuun – nuuun – Mecnun bir kez rayından çık Mecnun
Nuun – nuuun – Mecnun kapında kimse yok Meftun
Nuun – nuuun – Mecnun savaşma artık pus Mecnun
Nuun – nuuun – Mecnun Leyla’dan artık eser yok Mecnun.
SEVDİN Mİ?
Sevdin mi kız harbi? Hadi doğruyu söyle!
Sevdin dimi ne diye inkar ediyorsun?
N’olur ki bana da söylesen incilerin mi dökülür!
Sevdin mi kız barbi? Bana gerçekleri söyle.
EN GÜZELİM
En güzel aşkım sensin, hep hayallerimin içindesin
Hayal de olsa dokunabildiğim, hissettiğim hislerimsin.
Senden uzaklaşabilmem zor, sen hep benimlesin.
Bırak millet ne derse desin, sen tükenmeyen hazinemsin.
—
Aşk böyle bir şeymiş demek, tabii ki emek vermek gerek.
Seni düşündüm de yazdım, elbet bir gün bilmen gerek.
İkimizi de yakar bu, iyisi mi sen uzak dur.
Ben çekerim ben giderim, sen bir yerlerde beni bul.
SEN BAŞKASIN
Hiç kimse olmasa da bir kere sen varsın
Her şeyi yanıp tükense de elbette sen varsın.
Tutunduğum dalım sığınacak kapımsın
Güzelsin, güzelimsin, gören gözlerim, güzidemsin.
SECRET
Ne kadar temiz bir sevgi böyle
Temizliği benden değil karşıdan
Dokunulmazlığını ilan etmiş bir aşk
Bir ömür sürecek bir sevda!
Ya da pişmanlık sonu görünmeyen,
Yeniden başlamak yâre en geriden…
——
SEN VARDIN
Sen vardın başka da bir şey yoktu
Sen olunca başka şeyler unutuldu
Sen yârdın başka aşka gerek yoktu
Sen solunca aşka kalpler kurutuldu.
————–İLK AŞK——————-
İlk kez o gün sarhoşken kollarıma düşmüştün
İlk kez o gün belli belirsiz dudaklarını öpmüştüm
İlk kez o gün masumiyet baygınlığı geçirmiştin
İlk kez o gün ikimize ait bir duyguyu hissetmiştim.
—-
Her kıyafet en çok sana yakışır
Her desen en çok sana nakışır
Her tutku en çok sana yakışır
Her aşk en çok senle kapışır.
—-
Açılınca yârimin pembe entarisi
Ne çiçek bahçesi, ne gelin bohçası
Ne misk-i amber, ne bir buçuk iskender.
Ne ilkokul silgisi, ne meltem esintisi
Böyle güzel kokmadı hiçbirisi
Hiçbiri senin gibi yosunlu deniz kokusu.
——
Seni görünce şimşekler çakardı beynimde
Sana dokununca elektrik çarpardı tenimde
Hissim elimde, elim şuranda, aha belinde
Arkadan çekince ipini fark ederdim
Aşkımın iki yanağını görünce önümde.
——
En derin sularda boğulmak üzereyken beni kurtaran
En zor günlerde daralmak üzereyken beni durduran
En girift girdaplarda boğulmak üzereyken beni kurtaran
Hep farklı mecralara yönelmek üzereyken beni çeviren
Yıllarca süren gıdım gıdım ilerleyen evrilen
Büyüyen, aşkı büyüten, acımı dindiren, inşirah veren
Kurtarıcımsın, kahramanımsın, kara bahtımsın.
—–
Tek başıma, yapayalnız, samanlıkta bıraktın beni
Gösterge yok, hiç ışık yok, karanlıkta bıraktın beni
Nasıl anlar böyle insan sevilip sevilmediğini
Bari bir taş attır anlayayım denizinin derinliğini
Neyse özlettin kendini ve giydiğin bikini.
——
Oldu olacak ben geleyim yanına
Soldu solacak aşkımız bari ben gireyim kanına
Belli değil hangimiz çıkacak yarına
Sen tüyo vermezsen kim söyleyecek karıma
——
Yazarım sana, coşarım sana, en güzel sözler sana
Yükselirim sana, koşarım sana, en güzel sözler sana
Taparım sana, bilenirim sana, en güzel sözler sana
Dilenirim sana, taşarım sana, en güzel sözler sana.
——-
Bakma sen bana ben hep böyleyim
Zincirle bağlandım prangalı köleyim.
Avareyim, biçareyim, dervişim, söyleyeyim
Ne yapayım ben böyleyim.
———-
Kalem kaldırılmıyor senden başkasına
Kalbim kıpırdamıyor senden fazlasına
Kafam kaldırmıyor senden başka aşkı
Kaf dağına da kaçsa gider getiririm aşkı.
—-
İzin ver de karalayayım iki satır başkasına
Çık yüreğimden uzaklaş git başkasına
Bakamıyorum artık senden başkasına
Gönül koyma, gitmem istesen de başkasına.
—-
Anlamsız bir adamım ben, sözlerimde öyle
Ama sen olunca sözler birşeye benziyor
Nasıl bir mucize, bir tapınak, bir keşişsin böyle
Benim gibi bir meczubu dergâhına kabul ediyor.
—–
Deşiyorum seni, debeleniyorum hatıralarında
Hatırlamaya çalışıyorum seni aralarında
Her anı, her ânı değerli bıraktıklarında
Sana dair herşey kıymetli benim için
Değersizce çöpe attıkların da
Bir ucundan ısırıp bıraktıkların da
Geriye kalan artıkların da.
————————
Tamamla beni aşkım, sevilmedik yerini bırakma
Tanıt kendini, anlat kendini, donat kendini
Öğret bana bitanem, gördüğümden fazlası olduğunu biliyorum,
Keşfedeyim seni, beni sensiz bırakma.
Tekrar öpeyim seni sadece hatırlamak için!
Ateşinle yandı gönlüm, bünyemi susuz bırakma
Senden başkası yok kalbimde ortalığı boş bırakma.
Beden değilmiş meğer, içimi aydınlat, ruhumu loş bırakma.
———
Merak etme, üzülmüyorum aşkım hatta içimden dans ediyorum her gün 5 dakika
Beş duyu organımın her biriyle seni ayrı ayrı seviyorum,
Tenin, tadın, kokun, sesin ve güzelliğin
Sen varsın ya hayat devam ediyor
Tüm varlığım toplandı, yekvücut sana tapıyor
İçimdeki mahkumlar avluda çift kale maç yapıyor.
—–
Nasıl başardın anlayamıyorum, koruyabildin bu masumiyeti
Kara sevdaya tutulmam sanardım ama sende kaybettim bekareti
Gördün dimi sen de hadi söyle ilahi adaleti
Hangi fetva aklar bana yapılan bu ihaneti.
———–
Sevdirmiyor başkasını içimdeki deniz
Başka aşk bırakmıyor kalbimde.
Bırakmıyor yakamı düşmüyor peşimden.
Kumlara adını yazıyorum elimlen
Deniz adını tekrar siliyor hemen.
Napsam ki geldi oturdu içime kalkmıyor öküzü.
Söyle kız cennetten mi getirdin bu kara kaşı, gözü!
—-
Bir destek at, bir sakal at aşkım, tutmaktan yoruldum
Sen olmayınca zaten içinde tüm aşklardan soğudum.
Kaptan-ı Derya diye çıktım yola, daha Marmara Denizi’nde boğuldum
Sen olmayınca içinde tüm aşklardan soğudum.
Sevdin mi beni lütfen doğruyu söyle
Kolların boynumdayken hissettin mi sıcaklığımı
Göğsünün kalbimi deldiğini farkettin mi
Anladın mı gerçeği ucundan hafiften
Her bakışımın derinliğini, her kıvrımının enginliğini,
Her dokunuşumun benliğini, sen olunca hayatımın şenliğini,
Varlığımın sebebini, anladın mı güzelliğini
Kimsenin seni benim kadar sevemeyeceğini
Başkasını sevmek için herşeyin çok geç olduğunu
Hatırladın mı omuzlarımda nasıl yükseldiğini
Hatırladın mı dudaklarımın karnına değdiğini
Hatırladın mı seni ne kadar çok sevdiğimi
Peki anladın mı ne kadar haklı olduğumu!
—-
Her şeyi senin için yaptım sana taptığımda
Nasıl da uğraşmıştım koynunda yattığımda
Aşk sadece sevişmekmiş başkaları için
Bilirsin beyefendiyim birşey yapmak için
Debelenmemiz yetti bana, sorma neden niçin!
————-
Bir evlendin mi naneyi yedin boşanamazsın
Bir dellendin mi tufaya geldin savaşamazsın.
Bir alevlendin mi yatağa gelir ama sevişemezsin
Bir ellendin mi içinden gelir ama dövüşemezsin.
Bir sevdin mi burnundan gelir ama bırakamazsın.
Bir derdin mi…? Bin ah işittin mi?
—-
Görmedim yârimin böylesini bağır çağır
Sevdam en büyük metalden daha ağır
Giderek düştü gözümden ağır ağır
Dünya kadar eski bu kara çamur.
—
Nasıl da kaçtı vicdansız, bırakıp gitti apansız
Ne zaman farkeder acaba bensiz hayat manasız
Sen kıssan da sesimi birileri bırakmaz köyümü ezansız.
Neyse kaldık bir başımıza öylece;
Adem Havvasız, Yusuf Züleyhasız, Ali Fatmasız,
İbrahim Hülyasız, Mecnun Leylasız, ben Deryasız.
——–
Bırak şimdi tatavayı, söylenenleri boşa çıkarmadım mı?
Sen dersini almış oldun ben kendimi boşa çıkarmadım mı?
Bir kalemde sildim seni, tesbihin imamesini koparmadım mı?
İncilerin boncukların çil yavrusu gibi dağılmadı mı?
Kesip atmadım mı kangren olmuş kolu? Çekmedim mi fişini?
Ötenaziye ben karar verdim de beni öldüren yine de sen değil misin?
Ölmedim de süründüm, ‘boycorpse’ lakabını kullanalı çok olmadı mı?
—-
Eyfel Kulesi’ne çıkardın da oradan aşağı attın,
Esfel-i safiline doğru cehennem çukuruna bıraktın.
Ebabil kuşu gibi taşları bıraktın, beynimden girdin de ayaklarımdan çıktın.
—————
Havadayım, boşluktayım, oksijensiz ortamdayım.
Yerçekimini kaybettim, çekimini kaybettin, cazibeni kaybettin,
Beni kaybettin, her şeyi kaydettim, günaha meylettin.
Yardım istedim de seyrettin, günün sonunda sen kaybettin.
Uzlak Şah Kutbettin, rütbeni kaybettin. Artık odamdaki rutubettin,
Doktoru çağırdım ama hastanı kaybettin.
—
Senin yüzünden her şeyden nefret ettim, için için kendimi yiyorum.
Aslında erken tanı koymuştum, fark etmiştim bir canavar olduğunu.
Kendim yarattım sandım heyhat, senin bir suçun yokmuş be Fethi Can.
Kişi kendinden bilir işi sandın, kendini canavar sandın.
Tüm yükü omuzlarına aldın, sen kaptandın, hükümdardın, akrep kraldın.
Sevgilin olunca senin gibi olur sandın, susayınca her içtiğini tatlı su sandın.
İçtin içtin de kandın ama bir rüyaya kandın.
Boş ver be genç, sen en çok sevilen torun Hasan’dın.
Allah’ın adamlarıyla fikir adamlarını kıyasladın, bir de kocaları kıyasladın.
Elden ayaktan düşmeden paçayı iyi kurtardın.
İyi manevraydı Kaptan, sen yolcularını kurtardın.
Aşkın onurunu kurtardın, iyi seviştin, iyi kıypıştın.
Son anda bombanın pimini çektin, ayar ettin, deli ettin,
Taşına bastın, tetiğe bastın, çok bocaladın, çabaladın,
Kendini harcadın, hacamat ettin, pejmürde ettin, pervane ettin.
Kendin kendine ettin. (Belki de) yazık ettin.
ARAYIŞ
Sıkıcı ve boğucu günler birbirini kovalarken
Soluk soluğa bir çıkış kapısı arıyorum.
Sıkıştım köşeye kalbim kaskatı
Bana beni hatırlatacak birini arıyorum. (2004)
LİSAN-I HÂL
Aşk, meşk, mey dizeleri
Aşkın büyülü gizemleri
Aşkta söze ne hâcet
Lisan-ı hâl anlatır içleri. (2004)
BİLHASSA ENAYİ
Ben dürüst olursam herkes koşar sanmıştım, yanılmışım.
Herkesin kendim gibi samimi olacağını varsaymıştım.
Meğer enayi diyorlarmış ardımdan aldanmışım.
Doludizgin koşarken aşka sadece yerimde saymışım.
————–

Yanımıza aldığımız 2 şey; hafızamız ve umutlarımız, geride bıraktığımız 2 şey; tükettiklerimiz ve hayal kırıklıklarımız. ..
***Seni çok sevmem sevgime layık olduğunu göstermez zaten benim sorunum herkesi layığından çok sevmek. Bundan böyle herkes ederi kadar söz.
. DEMET AKALIN: “İki tokat atsa boşanmazdık.”
Boşanınca yapılan dansa ne denir: break dans.
***Ejderhanı Nasıl Eğitirsin? diye film var ama karını nasıl eğitirsin diye film yok çünkü eğitemezsin.
Anıtkabir komutanlıkken neyin darbesine kalkıştın muhterem!
Senin gibi karı var ya dolu dolu, itine dök!
12.12.21 – 5P – First Donut draft.
Prepare, Preface, Plan, Play, Push.
Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde.
Hani söylüyordun ya, aşkımız sonsuza kadar sürecek ve ölemez.
Makro-evren o kadar karışık ki, mikro-evrenin bu kadar karışık olmasına şaşmamalı!
-Sen o küçük beyninle evrenin sırrına vâkıf olduğunu düşünüyorsun da bilim adamlarının merakını mı küçümsüyorsun?
-Tamam anladık öleceğiz. Tanrı da bizi önce cennete, sonra da Yeni Dünya’ya getirecek, olmadı cehenneme gideceğiz. Anladık lütfen artık sus da işimize devam edelim.
-Bak ne güzel can senin, canan senin her şey elinde. Düş yakamızdan cehalet, düş yakamızdan mübarek, çek git artık bizi terket.
All that needs to happen for evil to prevail is that good men do nothing. MLK Lee Child The Affair.
Aklıma çocukluğum, gençliğim, babam gelir…
Rose of NASA (Cat’s Eye)
Dur! Dur bir an dinle.
Yanımıza aldığımız 2 şey; hafızamız ve umutlarımız, geride bıraktığımız 2 şey; tükettiklerimiz ve hayal kırıklıklarımız. ..
***Seni çok sevmem sevgime layık olduğunu göstermez zaten benim sorunum herkesi layığından çok sevmek. Bundan böyle herkes ederi kadar söz.
. DEMET AKALIN: “İki tokat atsa boşanmazdık.”
Boşanınca yapılan dansa ne denir: break dans.
***Ejderhanı Nasıl Eğitirsin? diye film var ama karını nasıl eğitirsin diye film yok çünkü eğitemezsin.
Anıtkabir komutanlıkken neyin darbesine kalkıştın muhterem!
Senin gibi karı var ya dolu dolu, itine dök!
12.12.21 – 5P – First Donut draft.
Prepare, Preface, Plan, Play, Push.
Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde.
Hani söylüyordun ya, aşkımız sonsuza kadar sürecek ve ölemez.
Makro-evren o kadar karışık ki, mikro-evrenin bu kadar karışık olmasına şaşmamalı!
-Sen o küçük beyninle evrenin sırrına vâkıf olduğunu düşünüyorsun da bilim adamlarının merakını mı küçümsüyorsun?
-Tamam anladık öleceğiz. Tanrı da bizi önce cennete, sonra da Yeni Dünya’ya getirecek, olmadı cehenneme gideceğiz. Anladık lütfen artık sus da işimize devam edelim.
-Bak ne güzel can senin, canan senin her şey elinde. Düş yakamızdan cehalet, düş yakamızdan mübarek, çek git artık bizi terket.
All that needs to happen for evil to prevail is that good men do nothing. MLK Lee Child The Affair.
Aklıma çocukluğum, gençliğim, babam gelir…
Rose of NASA (Cat’s Eye)
Dur! Dur bir an dinle.
Hamza’nın gelişini hatırlayalım. Genelde çölde ikamet eden peygamberin amcası, Mekke’deki kervanlar, festivaller ve tabii putlardan bihaberdi, ticaret Ebu Cehil ve Ebu Süfyan’ın Suriye’den gelen mallarıyla çok canlanmıştı. Mesela Ebu Süfyan’ın Arapça methiyeler dizen şaire bir kese para fırlattığı Çağrı sahnesi dikkate değer! Adam zaten adammış.
Hamza yiğitti, cesurdu, gerçek bir liderdi. Fakat Mekke’nin ileri gelenleri, hatta Hatice bile zenginleşmişti. Hamza yalnızlaşmış ve Muhammed’in hikayesini duymuştu ve gelip; “Çölde yalnız başımayken, Rabbin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” demişti ve teslim olmuştu Muhammed’e. Ebu Süfyan’ın karısı Hint ise durumu fark etmişti ve “Hamza, Aslan Avcısı. Şimdi böcek avlıyor!” diyerek onun döneminin kapandığını belirtmişti. Hamza ise herkesin gıpta ettiği; “Yakında seni de avlayacağım Hint!” sözünü söylemişti. Hamza yiğitliğini herkese göstermişti de Hint meseleyi çabuk kavramış ve istediğini almıştı. Çok zeki bir kadındı, kocasının bir pırlanta olduğunu biliyordu, Muhammed’in ve Hamza’nın neye düşmanlık ettiği belliydi. Amaçları, Devleti zayıflatmak, köleleri kışkırtmak, gençleri kafalamak, yozlaşan hukuk sistemine karşı cennetleri vaat eden ve öteki dünya vaadiyle sistemin çarklarına taş sokup kırmaktı, mesele yine 3-5 put meselesi değildi. Çünkü ataları Abbas’tı, İsmail’di, İbrahim’di, dinleri İbrani Musevi’ydi, tek tanrıydı. Hem ellerinde örnekler vardı. Musa firavuna dayanabilmiş, İsrailoğullarını kurtarmıştı. İsa Peygamberin ‘Trinity’ inancı Roma’ya, Almanya’ya, Rusya’ya, Afrika’ya ulaşmıştı. Baştan beri biliyorlardı, en azından Varaka bin Nevfel biliyordu. Musa’nın çektiği cefayı biliyordu. İsa’nın daha 30 yaşında dikenli taç takıp çarmıha çivilendiğini biliyordu, tek tanrı karşısında hiçbir güç duramazdı, hiçbir devlet ebedi sağ kalamazdı çünkü ebediyet vadetmiyor, hukuk değiştikçe devlet de şekil değiştirebiliyordu ve gerçekle yüzleşen ilk kadın Hint’ti.
Hamza’ya -ne kadar yiğit olursa olsun- bir kadınla nasıl konuşulması gerektiğini öğretmek lazımdı, zira kız çocuklarını gömenlere karşı çıkmak, kadınlarının bir mal gibi alınıp satılmasını engellemek kendi doktrinleriydi. (Gerçi Muhammed Peygamber 10 yaşındaki Ayşe’yi aldı da kimse ne yapıyorsun ya Ekrem-ul Ekremin demedi) Amaç dinse buyursun gelsindi ama amaç avlanmaksa Hint de pekâlâ karşısında durma hakkını elde etmişti. Aslında sabretti de. Göç etmelerini bekledi. Ebu Leheb ve Ebu Cehil’in öldürülmelerini seyretti, Bedir’de Suriye’den gelen kervanları yağmalayana kadar aslında kalbi de biraz onlara meyletti, ganimetleri paylaştıklarını görünce hırsıza karşı sabretti, azmetti, Uhud’da özgürleştirmedikleri köleyi kiralayıp Muhammed’in kalbi, amcasını oracıkta katletti, üstüne vazifeymiş gibi kadınlara örtünün emrini veren Muhammed’in çarşafını paramparça etti, güya İslam’ı kabul etti, aslında kadını hakir görenleri pişman etti, ve Muhammed’den çok sonra vefat etti.
Çünkü Hamza tehdit etti: “Yakında seni de avlayacağım Hint” dedi, kendi gitti… Gitti de yeğenini Medine’nin Yahudi’nin kucağına itti, Mekke’yi Medine’den yönetmek güzeldir, Hudeybiye’de barış anlaşması imzalayarak meşruiyetini ilan etti. İlkel Arap dini onunla baş edemiyordu, o da hep ‘ben seni uzaktan sevdim’ modundaydı. Memleketi özleyenler dönmek isteyince Mekke’dekiler kabul etti. Uzaktan sevmesi iyiydi de ‘al bebeği kucağına sev’ denilince patladı. Çünkü Mekke’de planlar yapılmıştı, kimse savaşmadı, Ebu Süfyan’a yani Hint’e sığınan kurtuldu, -ya da sonra birer birer avlandı. Eceliyle ölen yok gibi bence S.A.V. dahil.
————————-
Biraz da İslam’a bakalım; Muhammed Peygamber Bermuda şeytan üçgeninin ortasında doğdu. Mekke’de Pagan Müşrikler, Medine’de Yahudiler, Habeşistan’da Hristiyanlar put düşmanıydı çünkü Mekke’ye gelen kervanların yaptığı putların benzerlerini yapacak kapasitesi ya da satın alacak parası yoktu, sanatçı olabilecek heykeltıraşlık işlerini de öğrenememişti. Yeterli eğitimi alamadı, Hatice’den ve ailesinden başka destekçisi yoktu. Hristiyanlığa merak sardı ama dayısı Varaka Bin Nevfel zaten rahip olmuştu bile! Rakip olamayacak kadar güçsüzü rahip olarak kabul etmeliydi. O da ilk inananları Roma İmparatorluğunun kalıntısı olan Habeş’e gönderdi. Bir iki de fire verdi. Ubeydullah Bin Cahş’ı (Dayısının oğlu) Hristiyanlara kaptırdı. Karısına sahip çıktı ama Habeş ona yâr olmadı. Medine’ye göç etti. Orada da Yahudiler zaten Musa Peygamber gibi kendisinden fazlaca çile çekmiş bir peygambere sahipti. Orayla da anlaşmak ve güçlü olana kadar sabretmek zorundaydı. Hatice’nin zenginliği onda yoktu, dayısı gibi de âlim olamayacaktı, o yüzden kervan saldırılarıyla zenginliğin yan etkilerine savaş açıp doğruluk-dürüstlük tezini ortaya koydu. Medine’ye yerleşip Suriye kervanları sayesinde 7-8 yıl mal ve adam topladı ve 630’da Mekke’ye Ebu Süfyan sayesinde döndü, Ebu Süfyan’ın evine sığınan kurtuldu çünkü gerçek ana kucağı oradaydı, HİNT.
Ebu Süfyan güçlüydü, Mekke’nin kirli taht kavgalarına bulaşmamıştı, karısı Hint zekiydi, ihracat-ithalat yaparak çevrede bulunan tüm kabilelerin sempatisini toplamış, onların ilk uğrak yerinin Mekke olmasını sağlamıştı. Kral değildi ama liderdi, sanattan anlar şiiri severdi, peygamberlik iddia ediyor diye hemen yeğenine düşman olmadı, yeğeni Muhammed gerçekten peygamber olmasa da onun gibi düşünen Hristiyan rahip kardeşi Varaka Bin Nefvel vardı, koskoca Roma ve Habeşistan vardı, Yahudiler vardı Medine’de. Pekâlâ olabilirdi, erkenci kuş Ebu Cehil gibi tartışmalara katılmadı hemen. Muhammed Mekke’yi dış dünyaya açmıştı, bekledi Muhammed elbet dönecekti çünkü Kabe’yi kutsal yapan İbrahim Peygamber tüm tek tanrıları birleştirecekti, Muhammed’in sözlerinden başka bir şeyi yoktu, onu hukuki anlamda zora sokacak kitap basılmamıştı. Zaten Muhammed Peygamber Mekke’de 2 sene dayanabildi ve vefat etti, yerine geçecek gerçek bir emir, bir hanedanlık lazımdı. Hem Arap kültürünü devam ettirecek hem de maddi-manevi tüm duyguları kapsayacak Tanrı Kral lazımdı. Kolay olmadı, Muhammed’in akrabaları toplandı, kitap çıktı ortaya, hadisler çıktı. Kayınpeder Ebubekir, amcaoğlu Ömer, Damat Osman ve Ali hepsi kısa zamanda öldürüldü ve Süfyan ailesi yani Emeviler Muaviye başkanlığında komutayı Ehl-i Beytten geri aldı.
Yüz verme yetime, döner koyar… dünyanın en ağır lafı bu belki de, yani yetim açısından yoksa tamamen mecazi. Babasız birinin Rabbi kendisine baba olarak kabul etmesini anlamlandırabiliriz, ama ölmüş babasının yerine Allah’ı koyup İsa’yı taklit etmesi tuhaf. Sanki Varaka bin Nevfel’in işi! Sonuçta peygamber hikayelerini anlatacağı masumu iyi seçmişti. Zaten yetimdi, öksüzdü. Hatta yetinmedi, 6 yaşında melekler gelip kalbini iç-dış yıkama yaptı. Oğlan dayıya, kız halaya çekerdi. Mutlaka onun da dini eğilimi vardı. Eğilimi vardı, eğitimi yoktu, güzel kurbandı. Baba tarafı da zengindi, onu koruyorlardı. Kendi vicdanlarını temizleyen bir araçtı. Ebu Talip’in fikir babası, İsa’nın ve diğer peygamberlerin nasıl güçlendiğini bilen kişilerdi. Baba değil o yaşta fikir babası Muhammed Peygamber için daha elzemdi. Erkam’ın evinden: “Tüm dünya işitsin!” sloganları yükselince, Kureyşliler olayın vahametini anlamış, Ebu Talip’in kapısına gelmişlerdi. ‘Eğer mal istiyorsa en zenginimiz edelim, eğer mevki istiyorsa başımıza lider yapalım, eğer hakimiyet istiyorsa kral seçelim onu, eğer saltanat istiyorsa Kabe’nin anahtarını ona verelim’ teklifi geliyordu. “Amcacığım, sağ elime Güneş’i, sol elime Ay’ı koysalar ben yine davamdan vazgeçmem” diyordu. Yani demagoji yapıyordu. Adamlar zaten para-pul, makam-mevki teklif etmişti. Cevabın bu olması bile maymunun gözünü açtığını gösteriyordu.
“Halbuki iki tokat vursa herşey düzelirdi, boşanmazdık.” Demet AKALIN
Muhammed Peygamber şımartıldı, şişirildi, gaza geldi. Hatice sayesinde zenginliği tatmıştı. Ebu Talip sayesinde de iktidarı tadıyordu, güzelliği de ona sunulan kadınlarda fazlasıyla yaşadı. Tam devlet kurulamadığı için kimin nerede bir sorunu varsa ona geliyor, Hristiyan kaynaklı din hikâyeleriyle gönüllerine inşirah dolduruyordu. Ömer’i ele geçirdi, Bilal’i de ele geçirdi hatta çölde başına buyruk Aslan Avcısı’nı bile ikna etti. Tabii Ebu Süfyan çok takmıyor, mevzunun kendine yarayacağını öngörüyordu. Fakat Hint çok kızmıştı. Devlet düşmanlarını, gençleri, köleleri tamam da bağımsızları da ele geçirmeye başlamıştı. Hamza’nın “Yakında seni de avlayacağım Hint!” demesi ona çok dokunmuş, kocasının ve devlet otoritesinin kaybolduğunu anlamıştı. Artık işin şakası yoktu, köleyi özgürleştirene köleyle cevap verecekti. Yahşi Hamza’nın kalbini getirdiğinde First Lady’nin gücünü de ilan etmiş oluyordu. Mekke fethedildiğinde bile ‘Ebu Süfyan’ın evine sığınan kurtulur’ fermanı yayınlandı. Halbuki orası Hint’in eviydi, yuvayı dişi kuş yapardı. ‘Tamam tamam ben de Müslüman oldum!’ diyen Hint, Muhammed Peygamber’i kendi silahıyla vuruyordu.* Çünkü peygamberlik geçici, Kureyş kalıcıydı. Müslüman oldum diyene ses çıkaramayan peygamber “Ey Yahşi, sen yine de pek gözüme görünme. Seni görünce amcam aklıma geliyor!” diyerek onlarca insanın ölümüne sebep olduktan sonra kendi kurduğu tezgâhın kurbanı oluyordu. 630 yılına doğru girilirken, peygamberliğinin nişanesi kitap toparlanamamıştı. Ebubekir yaşlanmıştı. Onun kızı Ayşe tarafından aldatıldığı söylentileri yayılmıştı. Ali gençti, dinamikti, ilim sahibiydi. En sevgili kızı Fatıma’yı da alarak kendi ehli beytini kurmuştu. Ebu Süfyan ya da Amr Bin As’a söylediği iddia edilen; “o kafanı koparırsam şüphe falan kalmaz” diye cesaret örneği gösteren Ömer (bir rivayete göre Halid Bin Velid), gücü ve adaleti ile popülerdi. Osman’da iki kızını Muhammed Peygamber’den kopararak evin içini boşaltmıştı. “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” diyen Rabbi ile baş başa kalmıştı. Fatıma’nın altınlarına laf söylüyor, Ayşe’nin ihanetini ispatlayamıyordu. Büyük Fetihten 2 yıl geçmeden Ali Rıza Bey gibi kahrından vefat ediyordu.
Muhammed Peygamber, dayısı Varaka bin Nevfel’den aldığı bilgileri baba tarafına yediriyordu. Mekke’den çıkarılırken bile amcaoğlunu yatağa gizleyecek kadar ona inandırmıştı. Çölde aslan avlayan Hamza’yı da yalnızlık duygusundan ele geçirmişti. Osman’a kızını vermiş, Ömer’i de kız çocuğunu toprağa görmenin verdiği ya da gömenlere izlemenin günahı sayesinde avlamıştı. Günümüzde buna derin devlet diyebiliriz, yani suçluları suçlarından, yumuşak karınlarından vurup kendi lehine çevirmek. Ebubekir Bilal’i satın aldığında Bilal: “Ben putperestim, ölürüm de varmam Abdi Ağa’ya!” mı diyecekti? Peki sadece ‘evlatlarımızı rahat bırakın! Puta tapar da, putu yer de!’ diyen Yasir ve Sümeyye’yi öldürünce, Ammar inanmayı mı bırakacaktı? Evet, hayat sadece sıfır yani başlangıç olarak doğuyor ve push-backler sayesinde insana yön veriyor. Kocasını ileride Mekke’nin tek Tanrı-kralı Ebu Süfyan olarak tasavvur edip öldürmediğin Hint, işler değişince senin safına geçerdi. Peki, öldürdüğün ve hakkında ateşten ayetler getirdiğin Ebu Leheb’in karısı neden dönmedi? Gâvurluğundan değil olasılıksızlığından!
Medine’de bulunan Musevilerin verdiği manevi destekle 7-8 yıl içinde oldukça çoğalan Müslümanlar muzaffer bir ordu edasıyla Mekke’ye yürüyor ve Muhammed başına gelecekleri tahmin edip Veda Hutbesini yayınlıyordu. Ebu Bekir’in yaştan dolayı erken veda etmesiyle oluşan boşluktan Muaviye’ye kadarki kısa dönemde neredeyse tüm Ehl-i beyt can veriyordu. Çünkü Devleti Platon kurmuştu dini ise İbrahim Peygamber. Devlet ana, Tanrı babaydı. Babasız yaşanır ama anasız yaşanmazdı. Çok eski bilgilerimle söyleyebilirim ki, Ömer Bin Abdülaziz, Harun Reşit ve Tarık Bin Ziyad elimizde kalan son İslami lider figürleriydi. Afrika’da getirilen maymunun Yezid namaz kılarken onu taklit etmesi, Yezit maymuna namazı öğretmiş dedikodularına sebep oluyor, belki de Ebu Süfyan’ın daha ilk günden kurup dizayn ettiği, din ve devlet birleşimli yapıyı yerle bir ediyordu. Sonradan gelen sofuların da devletin dünya güzelliklerine ve mallara sahip olmasını şeytani bir unsur gibi görmeleri, sultanların kendilerini zindanlara attıracak kadar zalimleşmesine sebep oluyordu. Nemrut İbrahim, firavun Musa, Ebu Cehil Muhammed Peygamber kavgaları hep bu yüzdendi.
“Dinin ne olduğunu bilmiyorum ama ne olmadığını çok iyi biliyorum.” -Zeitgeist Addendum.- Evet, hayatımız dinin üzerindeki tortuları temizlemekle geçti. Muhammed El Emin olması, yalnız olması, düğün tarzı eğlencelerden kaçınması, aşırılığı tasvip etmemesi bile o dönemde onu bir üst lige çıkarmaya yetiyor. Çağrı’nın ilk sahnesinde Mekke’ye gelen bir kabile reisi kuş şeklinde bir put tasarlayarak yarışmaya dâhil olmuştu. Muhammed Peygamberi o şekilde karnavalın ortasında görünce; “götürün beni buradan! Bu adam sinirlerimi bozdu” deyivermişti. Tarih boyunca iyiler ve kötüler hep olmuştur. Lakin kötüler iyilerden çoktur. İyiyi korumak, bir civcivi elde tutmak kadar hassastır. Erkeğin kibarlığı çok daha mühimdir. Çünkü evrim erkeği güçlü kılmıştır. Kadın insandır, erkek insanoğlu. Hamza’nın gelişini orijinal Çağrı’dan izlemek lazım. Çünkü çevirisi bile daha samimidir. “Ben de Muhammed’denim. Dediğini derim. Kendine güvenen varsa çıksın karşıma!” diyerek yeğeninin iddialarının gerçek ya da değil ama cezalandıracak kadar da olmadığını beyan etmiştir.


THE DONUT THEORY (Evrenin işleyişi; karmaşa düzen karmaşa düzen)
HAYATIM 11/22/21 Las Vegas Şehir Hapishanesi
“The Last Shepherd, ŞAVGI, yani dedem. Köylünün koyunlarını otlatırken zengin sanılıp köyün en eğitimli ailesinin kızını alan dedem. (Bir bağ bozumuydu gidişin 22 Kasım 1998). İlginç bir hikayesi de yok, bir-iki. Askerden bunalıp Erzurum’dan Çorum’a yürüdüğü söyleniyor, 1.000 km. Bir de otobüste uyurken; muavin ‘amca geldik’ deyince heyecandan kara lastiğinin birini (ama birini) otobüste unutmuş eve kadar meshle(deri çorap) yürümüş, babaannem görünce şaşırmış, ya insan 2 km yol yürür de nasıl farketmez ayakkabısının birinin olmadığını. Allah adamı işte, öyle derler. Okumamış, etmemiş, ahlaki değerlerini de çevresinden almış. Bazen gereksiz sinirli, bazen duyarsız, bazen inat ama her zaman cesurdu, dürüsttü. İnanın hiçbir özelliği yoktu ki söyleyeyim örnek alınsın. Bence tam bir çobandı. Bir babada olması gereken ve oğluna miras bıraktığı en güzel haslet, çevresini özgür bırakmaktır. (Özgür bırakmanın ne olduğunu da bilmezdi ya!) Mesela, babaannem dilediği gibi yaşadı. Oğluna gel hoca ol köye dedi, babam okumakta ısrar edince onu da serbest bıraktı. Kızları istedikleri kocayla evlendi, torunları istedikleri gibi bahçede at koşturdu. Kimse beni sevsin diye uğraşmadı, kimseye de eyvallahı olmadı.
Belki de bende suç! 10 ülke gezdim örnek alacak insan olarak yine onu buldum. O paragöz olan Yalama Kazım abisi gibi değildi, Macar Zeki ya da Sağır Mevlüt lakaplı kardeşlerinden farklıydı. Babaannemin Alevi kökenli olduğunu varsaydığım dindar ailesi ile parayı seven kendi ailesini buluşturmuştu. Bir kez daha olmayacak olmuştu ve denge kurulmuştu. Hiç çıkarını düşünmezdi, o yüzden zenginler onu çok severdi. Asla yobaz değildi ve pratikti, o yüzden ilmiye sınıfı da ondan hoşnuttu. ‘Para-mara bunlar geçici!’ deyince; ‘Bir elma versene!’ diyecek kadar filozoftu, sadece farkında değildi. İlme de saygısı vardı, babam 18’e basıp liseyi bitirince karar yetkisini en büyük oğluna, babama devrediyordu. Toprağın bilgeliği böyle bir şeydi. Medeniyet için 700 katlı gökdelene ihtiyacınız yoktu. Asurluların, Hititlerin topraklarında doğmak yeterliydi. Manastırın (yüzyıllarca dua edilen yerin) ruhu doğan çocuklara da geçiyordu çünkü orada yetişen bitkiler yaşananları kaydediyor ve köklerine aktarıyordu. (Avustralya Deneyi – Bitki katilin kendine dokunmasına tepki veriyor.) 4.000 yıllık kadim Hattuşaş, genlerine işlemişti.
Her nedense babam, kendisine tamamen zıt bir kızı alıp gelin diye tanıtınca önceleri hazmedememişti, anlamlandıramamış, benimsememişti. Ama uzun sürmedi. İki masumiyet, bir evladın hâkimliğinde barışıyordu. Annem Zeynep Kürt’tü, aileye aykırıydı, 3 kız-kardeşin yanında ezilirdi, din-diyanet bilmezdi, ama çok güzeldi, hepsinden güzeldi, başka bir özelliğe gerek duymayacak kadar güzeldi. Çünkü o da Fırat Dicle’nin ortasından, Suriye’den, Babil’in Asma Bahçelerinden, 4.000 yıllık uygarlıktan geliyordu.
Manastır Tepesinde çan sesleri artık duyulmuyordu, eski tapınak yok olup gitmişti, ama yine de dedemlerde ‘Çan’ vardı. Evet çan çalmak için kiliseye ihtiyacınız yoktur, mübarek koyunun boynuna asarsınız o size Tanrıyı anlatır. Tabii ki köylüde anlayacak kapasite yoktu. İki apayrı genin birleşimi olan babam, köyün en zeki delikanlısı seçilip dayılarının desteğiyle okumaya gönderiliyordu. Babam, erişkin yaşa gelen kızlar için; ‘Ya hocaya, ya kocaya!’ esprisi yapardı. Halbuki daha 20’li yaşlarında kendisi hem hocaydı hem kocaydı, hem de hafızdı. Köyün başka adama ihtiyacı yoktu, bi tabii insan ikisi de olabilirdi, böylece din-devlet çatışmasını bitirebilirdi. 80 darbesinde mevzuyu çözmüştü, önemsenmedi. 36 yıl sonra 256 can gitti. Hâlâ da akıl alan kimseyi görmedim.” F.T.
Hadi köyümüze geri dönelim! Kesinlikle Alevi dedesinin koyabileceği isimlere sahip olan babaanne tarafım, Hasan Hoca’nın en büyük kızını yine köyde hatırı sayılır bir zengine verme peşindeydi. Dinin tamamının zaten kendilerinin hegemonyasında olduğunu görmüş olacaklar ki, sadece kendilerinin değil ahalinin de koyunlarını güden Şavgı dedeme Gürcü’yü layık görüyorlardı, halbuki bu kutsal ruh bugüne kadar Allah’ın adını anmamıştı! Fakat ailecek değişik bir ticaret kafası vardı. Genetik olarak tamamen zıt olan iki kutbun birleşimini ifade eden en büyük oğul babam onca dinî ismin arasından sıyrılarak Durmuş adını alıyordu ve ileride görüleceği üzere ailenin tüm gençleri üzerinde az çok etki sahibi olacak kadar büyük bir genetik zekaya sahip oluyordu. Kendisini köyden dışarı iten göç sürecinde, çevresinde bulunan akraba kızlarına bir türlü gönlü ısınmamış, göç ettiği yerde yine kendisinden %100 genetik farklı olan annemi beğenivermişti. Benzer süreçleri annem de yaşadığını belirtmişti laf aralarında; kuzenlerinin ona olan ilgisinden bahsetmişti. İşte bugün tam olarak ayrılmış %50-%50 Türk-Kürt genetiğinden oluşan ortanca çocuk olarak bu satırları yazıyorum ki bir daha bu ayrım ülkemde asla yapılmasın. Kendimi iki taraf konusunda bilirkişi yapma niyetini değilim fakat Erdoğan-Demirtaş ayrımını yapanlar iki tarafın da asla objektif olamayacağını düşünmekteler. Siz ne kadar kendinize eğitseniz de 4 milyon yıllık insan beyni evriminin birikimlerine 40 sene ulaşamazsınız. Hatta biz üç erkek kardeş arasında bile abim Kürtlere, küçüğümüz Türklere benzemekte. Ben mi? Benim zihni yapım Türklere, fiziki yapım ise Kürtlere çekmiş. Hani derler ya etle tırnak gibiyiz! Kitabın saçma teorileri barındırmasını istemiyorum ama ellerimin büyüklüğü annem, yumuşak dokusu babam; tırnak yapım annem, rengi babam. Yakışıklı biri değilim, kendimi güçlü de hissetmiyorum ama evrimin iki tarafın da güçlü genlerini topladığı ortada. Estetik açıdan gelişen evrimi gözlemlemek için medeniyetin gelişmesini beklemek gerek. Hitler bu konuda yanıldı çünkü şu anki evrimsel süreçte mükemmel insana ulaşmak, ancak birbirine uzak olan genleri çiftleştirerek meydana gelebilir. En azından güçlü birey üretmek için, ana hedefiniz geçici bir estetiğe ulaşmaksa görünürdeki aryan ırklarının çiftleşmesi size daha güzel insanlar yaratabilir. Tabii ki en güzel insan bu teoride İsa Mesih olmalı çünkü yarı geni babasından aldı. Tabii ki Meryem onu nasıl aylarca sakladı ve doğuracağı zaman neden uzağa gidip çocuğu bir ahırda meydana getirdi bilemiyoruz. Hristiyan kaynaklarında insanların Meryem’i ve bebeği orada buldukları yazılsa da İslami kaynaklar doğumun evde olduğunu ve doğduğunda hemen konuştuğunu söylüyorlar. Bu konuda kesin bilgilere, inanın sizin kadar benim de ihtiyacım var. Günümüz kamera sistemleri ve DNA testleriyle çözülebilecek işler bizi yine yıprattı.” F.T
Manastır…Yani ministry, yani Rabbin Krallığı, yani kutsal yer, kilise! 14 Kasım 1983’te Manastır tepesinin eteklerinde dünyayı ortadan ikiye ayrılacak bir çocuk dünyaya geldi. Türk-Kürt, Müslüman-Hristiyan tüm zıtlıkları birleştiren, dört bir yana hükmedip Davut’un kılıcına sahip olacak tek çocuk dünyaya geldi. Jarusalem ile Babil Talbutunu birleştirecek, Musa’yı firavuna, Harun’u Karun’a, Kabil’i Habil’e kardeş edecek tek çocuktu. Tek çocuk, tek Mesih, cennetin Krallığını yeniden ilan edecek, ‘durun siz kardeşsiniz!’ diye söylendiğinde sözünü bütün dünya işitecek. Haçlılar gibi Kudüs’ü ele geçirmek için yola çıkıp Konstantinapol’ü kaybetmeyecek gerçek bir komutan. Tanrı Kral! 7 cihanın hakimi! Kudreti kötünün sedasını bastıracak bir müzakereci. Dünyaya tam kötü ve iyinin eşit düzeyde olduğu anda gelecek, tam ortada, -ortanca-, tam bağımsız, tüm egemen! Denizi tam ikiye ayıracak, Fırat ve Dicle’yi birleştirecek, hayatının tam ortasını yaşayan bir bilge. 5 harfli bir elmas!
——————
14 Kasım 1983, ortanca çocuk, tosun, doğdu. Evde doğdu, abisinin yanında, babaannesinin / ebesinin kucağına doğdu. Tüm sevgilerin toplandığı eve doğdu. Güldü, herkes güldü. Annesi Zeynep (Zebey) bu sefer ilk çocuk gibi kendi tarafına benzeyen değil, baba tarafına benzeyen çocuğu doğurmayı, ilk bakışta irice, toparlakça, nazaran parlakça çocuğu doğurmayı başarmıştı. Başarmıştı çünkü gençti, Kürttü ve yabancı olduğu ortama verebileceği en güzel hediyeyi vermişti. Genetik olarak tam %50-%50 bölüştürmüştü. Ayrıca erkekti, o yoksullukta abisi için hazırlanan tüm mameleki* kullanabilecekti. Diğer kardeşlerinin doğum günleri sürüncemede kaldı ve yıllar sonra da değişti fakat onunki tamamdı, 14 Kasım.
*Mamelek: Mal-mülk, zilyet, eşya. (Vaazda Hocanın; “Mamelekimizi satsak…” ifadelerini Star/ShowTv’nin “Memleketimizi satsak…” şeklinde çevirdiği kelime.)(Yıl 1999: Reha Muhtar’ın yayına bağlanan Hocaya “Mustafa Kemal ATATÜRK” der misiniz, diye ısrar ettiği yıl. (Hâlâ çözülememiş bir ısrar!))
Komşuya gittiklerinde bir an sevgisiz kalıp tırnak makasıyla süngeri delik deşik ettiren de yine onun sosyalliği ve ona duyulan sevgiyi arsızlaştırmasıydı. Çünkü hiç omuzdan inmedi. Hep beklenmedik performans gösterdi. Mesela aynı yaşlardayken kardeşi kaybolmuştu, en azından 1-2 saat sonra polis getirmişti. Fakat onu kaybettiklerini düşünüp aramaya çıktıklarında o kendisi eve gelmişti.
Kimliği geç çıktığı için 1.1.1984 yazılmıştı, bu yüzden okula başlayamadı. Aslında diğer okula gitmeye çalışabilirdi fakat babasının da gönlünden geçen, eve yakın ve görece daha iyi bir okula başlamaktı. Galiba babası da biraz mükemmeliyetçiydi eğitim konusunda. Çok küçük değildi ama tombul da değildi. Ayrıca abisinden okuma-yazmayı da öğrenmişti. Herkese göre hazırdı fakat devlete göre hazır değildi, belki babasını da istemeden üzdü çünkü üzülmeyi bilmiyordu. Babası ona inanmaya devam etti.
Devletle ilk çatışmasını yaşamıştı, kurala boyun eğmişti. 1 yıl bekledi ve yine aynı okula gitti. Daha da büyümüştü. Öğretmeni Ömer Oral onu ilk sıraya oturmuştu. Mutluydu, akrabası Selma da aynı sınıftaydı, hem de kız Almancı’ydı, başkaydı. Kızlara ilk günden beri hep çok değer verirdi. Ömrü boyunca da kadınlara karşı hep öyleydi. Öğretmenin verdiği 1 aylık dergiyi bir iki günde bitiriyordu. Alaycı değildi, bilmeyen çocukları ezmiyordu. Okulu seviyordu. Okulu bitirince de bahçede çekirge topluyordu. Hem turuncu iğnesinden korkuyor hem de merak ediyordu. Doğayı, kırları seviyordu. Çünkü babaannesine göre o çiçekti, ‘sarı çiçek’. Bir babanın verebileceği akıl-zekâ-güvenin dışında tip olarak da babaydı. Evin tek oğluna benziyordu. Bir annenin verebileceği tüm masumiyeti almıştı çünkü annesi yönlendirilmemiş, yontulmamıştı. Annesinden dinlediği gelin-kaynana-kaynata kavgalarına şahit olmamıştı, çünkü ondan sonra kavgalar bile azalmıştı. Dayıları da yeğenleri paylaşmıştı. En büyük dayı abisini çok seviyordu, halimdi, selimdi, ilkti. Görece en sevdiği bacısının hediyesiydi. Parayı abiye verirdi, o da kardeşlerine eşit dağıtırdı. 10 Lira tam 3.33 bölüşülürdü. İleride devlette çalışırken de bütçeyi böyle dağıtırdı. Afedersiniz haşhaşı bile arkadaşlarına Ömer adaleti ile dağıtırdı. Çünkü Fırat’ın kenarındaki kuzuya verilen değer ile Hakkâri Yüksekova’daki dokuma halıya verilen emek aynıydı. Abisine verilen siyah önlüğü çok kıskanırdı ama belki de Ortanca Teorisinde belirttiğimiz yenilikçi mavi önlüğü ilk kez o giyiyordu.
Abisine siyah çok yakışmıştı çünkü esmerdi. Dayıları da sonradan onu Galatasaraylı yapmıştı fakat ona Galatasaraylı olamayacağını, mavi-sarı Fenerbahçeli olması gerektiğini, böylece rakip olabileceğini anlattı. Bir süre Fenerli kaldı fakat Arif’in Manchester’a attığı gol, onu da abisi gibi Galatasaraylı yapıyordu.
Rakip olmak istemiyordu rahip olmak istiyordu. En büyük destekçisi abisiydi. Hiçbir konuda çatışmayı düşünmedi. Maçların geç yayınlanmasından ötürü, ertesi sabah okula giderken Galatasaray’ın zaferlerini gazeteden okumak kardeşlere büyük keyif veriyordu. Hatta Kayseri 5’incisi olmasına rağmen abisinin gittiği okula gitti. Aynı okula başlayıp İngilizce hazırlığı atlayıp abisiyle aynı sınıfta okuyabilirdi. Çünkü İngilizceyi öğrenmişti fakat babası felsefeci babanın çocuk psikolojisini süzmesinden dolayı geride kaldı ve hazırlık okudu. Hep bir adım geriden takip ederek hem büyüdü hem de abisini büyüttü. Aslında 2 adım gerideydi. Şöyle ki ilkokulda 2. ayı tamamladıktan sonra Kayseri’ye göç etti oradaki müdüre mevzuyu anlatınca müdür öğretmenlerden oluşan kurulun önüne çıkardı. ‘Jale bu jandarma’, 12 x 5 gibi matematik sorularına cevap verince, müdür mevzunun Kasım-Ocak arasında sıkıştığına karar verip 2. sınıftan devam ettirdi. Çünkü onu ikinci sınıftaki bir bayan öğretmenin ellerine teslim etmeye karar vermişti. Bu öğretmeni, orta yaşlıydı, iki-üç kızı vardı, müthiş yetiştirmişti. Onu da evladı gibi göreceğinden kimsenin şüphesi yoktu, evi yakındı, irtibata geçilebilirdi. Başı açıktı, annesi gibi idol olması için kapalı olmasına gerek yoktu. Ayrıca babası da başı açık kadınlardan idol olabileceğini anlatıyordu. Önemli olan masumiyetti. Babasının sevdikleri kadınlar arasında sadece birkaç harf fark vardı. Kapalı olan Zeynep’ti, açık olan ise Ziynet’ti. Yıllar sonra fark ettim o yaşta (8) tabii ki Ziynet isminden bahsedilmedi. Hani Kur’an’da denir ya; ‘Ziynet yerlerinizi örtün!’, Ziynet kapanınca Zeynep haline gelmişti. (Aslında annesi de önceleri başı açıktı. Yani babası ziynetini de bulmuştu. Hem demezler mi; kapalıysa biraz oynak olmalı açıksa biraz toynak olmalı! Denge-balans çok önemli. *
* Yıllar sonra fark ettim o yaşta (8) tabii ki Ziynet isminden bahsedilmedi.
Evet kısaca şöyle diyelim direk ikinci sınıftan başlamıştı. Tabii ki 5 yaşında okula başlayan süper zeki çocukların kategorisinde yer almazdı benzer örnekleri çoktu ama 2. aydan sonra ikinci sınıftan devam etmesi örneği bulunamayabilirdi. Aslında önemli mevzu; Devletin kuralları, kişinin özelliklerine esnetmemesiydi. Babasına daha o yaşta devlete karşı ilk zaferini yaşatmıştı. 2. sınıfı bitirdiğinde karnesi hep pekiyiydi. Sınıfının birincisi de sayılabilirdi ya da en başarılısı diyelim. Babası o günden sonra karnesine bakmaya bile tenezzül etmemişti. Tüm kaynaklar elimizde yok fakat orta son sınıfa kadar karnesinde 5’ten başka bir not olmayacaktı. Aslında dönem dönem ondan zekileri karşısına çıkıyor fakat yıldızları bir parlayıp bir sönüyordu. Abisi ile 2 yıllık arayı 1’e indirmişti ve yine onun peşindeydi. 92-93 senesinde abisi ile beraber özel okulun yolunu tutuyordu. Aslında memnundu, Devlet güzeldi ama malum özel de olsa beleşti.
Abisi özel okulda sadece yarım yıl okuyabilmişti fakat o 1,5 yıl okuyup ilkokulu 1. olarak tamamlamıştı. Kayseri 5.si olarak da abisinin gittiği Anadolu Lisesini çoktan hak etmişti. Özel okulda öğrendiği İngilizce sayesinde bir sınıf daha atlayabilirdi ama küçüktü 1 yıl dinlenmeyi hak etmişti. Müyesser öğretmenine şükran duyuyor ama kalbinde Nuray öğretmenini başka seviyordu. Çünkü onu alt sınıflara örnek bir öğrenci göstermesinin yanında, dershane kavramı ve diğer öğrencilerin/okulların katıldığı büyük sınavlara da hazırlıyordu. Müyesser öğretmeni öğrencilerin arasında hak geçmesin diye eşit davranırdı ama Nuray öğretmeni onu daha kolay ve kayıtsız şartsız sevebilirdi. Öğrendiği bu sevme şekli, sınıfta bulunan avukatların, müdürlerin, başkanların şekil kızlarını değil en güzel gördüğü kızı beğenmeyi ona öğretmişti. Tesadüf o ki annesi Zeynep’in adını söyleyemeyen çocuklar ona Demet yenge derdi. Fakat sarıçiçeği demet yapacak bir bağ asla olmadı.
Utangaç bir insandı. İlkokul öğretmeni sokakta oynarken görür diye utanırdı.
Dedim ya, beleşti okulu, beleş güzeldi. 5 harfliydi, ortasında L vardı. 5 ve L’ye saplantısı çok eskiydi. Belki beleşçiydi yıllarca da öyle anılacaktı. Çünkü hep zenginlerin içindeydi. Toplam 7,5 sene zengin çocuklarıyla yaşadı. En fakiriydi (matematiksel olarak ispatlanabilir düzeyde fakirlik) ama hakir görülmedi. Görece zengin ama dindar ailelerin çocukları arasındaydı. Başka kolejlerde yaşanabilecek travmaları hiç yaşamadı. Çevresi tarafından hiç hırsızlıkla suçlanmadı, dürüsttü. İki kez hırsızlık yaptı. 8 yaşındayken evde bulduğu parayı komşu çocuğu Ömer’le bakkalda harcadı. Bir-iki ekmek parası kadardı çaldığı para. 13 yaşındayken de marketten çikolata aldı, ödemedi. Görevli arkadaşlarının yanında ona hırsız deyince yerin dibine battı, kahroldu. Parası olmasa da haysiyetini koruması gerektiğini anladı. Toplam iki hadise yaşandı, anlatacak kadar dürüst davrandı. 40 yıllık ömründe başka hadise yaşanmadı. Çünkü abisi vardı, Allah olmasa da hep hesap vereceği abisi vardı. Babası tam 3 sene onu ağabeyini emanet etmiş yurt dışına gitmişti. Ayrıca sınıf arkadaşı Filiz’e ne kadar fakir olursa olsun insanın çalmaması, sabretmesi gerektiğinde diretmişti. 12 yaşında bir çocuktu ama lafından geri dönemezdi. Yatılı okula yine burslu başlıyor, öğrendiği İngilizcenin verdiği avantajla en ön sıradaki yerini alıyordu. Bilime dair kitapları İngilizceydi. Matematik Fen kitapları rengârenkti. Yurtdışı kaynaklı olduğu için yanlı bilgi yoktu. Evrim vardı, Newton vardı ama Adnan Hocanın Yaratılış Gerçeği kitabı yoktu. Dünyanın düz olduğu kanısını uyandıran dini kitaplar yoktu, rengârenk coğrafya kitapları vardı. FETÖ okuluydu fakat özel sohbetler dışında FETÖ’nün kitapları da yoktu, öyle bir öğrenci ayrımı da yoktu. Din kitabında bile her ünitede Atatürk vardı. Zorlama yoktu, Almancı vardı, gurbetçi vardı.
F.T.: “Evet Türkler hep ikincidir derler neden öyleydi bilmiyorum, ben de ikinciliği seviyordum. Geri durmayı seviyordum. İkinci çocuktum, ortancaydım, biliyorum, ön plana çıkmayı sevmiyordum. Belki de risk almayı sevmiyordum ama yine de oradaydım. İlkokul bando seçmelerini kaçırmışım ama borazan takımı seçmelerine yetişmiştim, bandocu olmayı hayal etmedim. O gün statta 23 Nisan şenliğinde bulunmak yetmişti bana, üniformayı hepimizi giymiştik.
Lisede okurken de satranç turnuvasında son 2’ye kalmıştım. Maç ertelenmişti. Final maçını kazanıp plaket alma hayalini kurmadım. Sonuçta rakibim de kazanmak istiyordu. Asılmadım ya da konsantre olamadım. O kazansındı, ona karşı kazanmayı değerli bir şey olarak görmedim. Ama nasip işte ÖSS’ de derece yapan arkadaşım başka okula gittiği için, okulu ben birincilikle tamamladım.
—–
Evet, evet! Abdest suyunu evden getiren hocalarımız vardı, ama yanımızda abdest alan hoca yoktu. Okul müdürümüz din öğretmeniydi ama bırakın namaz kıldığını görmeyi, Allah dediğini duymazdık. Müdür, müdür müdür? Evet müdür müdürdü, bedenci de bedenciydi. Bir nevi hababamdı. Allahçımızda vardı Almancımızda. ‘Cocojambo’ dinleyen Selami’lerimiz de vardı kaset dinleyen Koyuncularımız da. Ben ortancaydım, onların kasetlerini yer değiştirdim. Belki de bir nesli böyle yetiştirdim, bilemedim. Sıra dayağı vardı ama onun dayak yemesi olaydı. Arkadaşları her konuda ona yardım ettiği için sıra dayağından çekinmezdi. Çok sığır arkadaşları vardı ama kopya vermeye çekinmezdi. İngilizce dersinde hoca kopya kâğıdı bulduğunu zannettiğinde kağıtta aynen şu yazıyordu; “Hocam ‘especially’ İngilizce dersinde kopya çekecek kadar zavallı değilim.” Dedim ya Hababam!
Ama Dört Yapraklı Yonca Modelinde belirtildiği gibi aksi sedalarda yaratılan evren, burada yapamadıklarımızı tekrar yüzünüze vurur. Okulu birincilikle bitirdim kütüğe adımı yazdırdım vesselam ama hem ilk sınavında büyük strateji hataları yapıp aynı zamanda tökezleyince nadir görülen okul birinciliği kontenjanı kullanarak hak etmediğim bir üst üniversiteye yerleşemedim. Tabii devletin buradaki payını unutmak, attığı iki kazığa değinmemek olmaz; tüm kaldırıcı soruları biyoloji yükleyen ve neredeyse 10 soruyu üremeye ayıran, adaleti olmayan bir sınavdı. Tabii ki intikam almak yine bana düşüyordu. İkinci kez hazırlanıp TM üzerine strateji kurunca birinciliğe yakışır şekilde ODTÜ kapılarını bana açıyordu. Hem de hukuk, tıp gibi ucu kapalı meslekler değil vezir-rezil olabileceğin uç genişlikte bir imkân sunarak. Galiba rezil olmuştu çünkü bu satırları ABD’deki ranzanın üst katından kaleme alıyordu. Ben Hero muydu, Ben Zero muydu?”
NOTLAR 3
Her şeye söz gerekmez. Zaten yazacak kadar yer yok burada, yatacak kadar var ama yine de üretici olmakta fayda var. ‘Sense of humor’ dediğimiz duyguyu kaybetmeden yazmaya başlamalıyım yoksa palavralarla dolu bir paçavradan öteye gidemeyecek bu sayfalar.
‘İlle de roman olsun’ diyorsanız, kısacık ‘hayatımı yazsam roman olur.’ yazdım meraklısına. Bir de roman yazılmaz, dinlenir, Rafet El Roman! Dinleyin, dertlere deva, ruhlara şifa! Hepinize iyi gelecek. Çünkü ismi El Romano bir kahramandı. Gâvurun teki deyip yafta vurmayın. “Cenab-ı Allah yaratmış işte, kaşı gözü o tatlı yüzü!” sözlerini de o söylemiş. Her şey aşksa madem o sizden bir adım önde söyleyeyim.
Anlaşılmaz bir insan olduğum kesin, o yüzden tekrar okunabilecek olması yazıyı değerli kılıyor. İnsanlık tarihinin başlangıcı ATEŞ, medeniyet tarihinin başlangıcı YAZI, yani Sümerler yani benim atalarım yani Göbekli Tepe’nin anlattığı medeniyet&din birleşimi, yani ben yani half Kurdish half Turkish, tam olarak %50. Anneannem Türkçe bilmezdi, babaannem de kendisinde eksik olan diğer %50’yi bulduğunda Kürtlerin varlığından haberdar değildi. “En iyi şarkı ayakta söylenir” derler, ben de sözlerimi ayakta yazıyorum, dayılarımın verdiği fiziğin üstünde, babamın verdiği beyinle (%50/%50). Babamın beyni babaannemden hatta fiziği de peki babası ŞAVGI dedem, o ne verdi? Cahiliyet ya da şöyle diyelim MASUMİYET.
O zaman yeni devletimizin adını koyalım hak geçmesin –TÜRKÜRT- Hz. Ömer adaleti yapalım. Çünkü dün sordular, ilk çocukluk arkadaşım ÖMER, simgesi adalet. Ha ne diyorduk MASUMİYET; Devletin adı belli peki hukuka dair bir şey söylesem! Masumiyet Karinesi: ‘Suçluluğu ispatlanana kadar herkes masumdur.’ Böyle olmaz şöyle diyelim; ‘Suçsuzluğunu ispatlayana kadar herkes katildir.’ Bu anlama çıkar. Bu karinenin ters işlemesi yüzünden hapishaneler masum insanlarla doludur. Çünkü karinedeki amaç, suçluluğu ispatlamak üzere kişiye atılı suçları saptamak, şüphelenmek, yakalamak ve cezalandırmak üzerine kuruludur.
Çocuk orada doğmuştu, Dünya’nın merkezinde. Hep sorgulamıştı; nerede Hitit, nerede Sümer, nerede Antik Yunan! Göbekli Tepe’yi kim kuma gömmüştü? Afrika’dan maymun olarak başlamak, başka galaksiye egemen olmamıza engel miydi? 4 kolumuzun 2’sinin nerede olduğunu ne zaman soracaktık? Nuh’u gemiye bindiren, namaza Muhammed’den önce başlayan Sümerliler değil miydi? Hiyelogrifi çizen Mısırlı mıydı, Aslan Tepeli mi? Antalya Karain’deki mağaraya resim çizen hangi peygamberdi? “Köpekler ümmet olmasaydı öldürülmelerini emrederdim.” diyen mi, ayakkabısında köpeğe su verene cenneti müjdeleyen mi âlemlere rahmet olarak gönderilmişti? Hangi teknolojiyi kabul etmeliydik? Ekranlardan pislik akıyor diyen Ozan Arif’i mi, bana insan öldüren makinayla gelmeyin diyen Sultanı mı tasdik edecektik? Afedersiniz Ermeni olmadığımız mı kaldı sözüyle başlayanı mı, Kürdün kökenini karda yürürken çıkan kart kurt sesinden türetenini mi?
Kurtuluş Savaşı’nı dinileştirip cephedeki askeri; ‘Ana dolu mu bu ayran? Anadolu, ana dolu! diye anlatan kitabı bastıranı, Anatolia’nın kendi geçmişini örtbas edenleri mi takip edecektik? İki bacımızın yaşmağını aldılar diye Maraş’ı kana bulayan zihniyet mi kurtardı ülkeyi? Sen değil miydin meleklerin cinsiyetini tartışırken İstanbul’u kaybedenlere gülen! Sen değil miydin kafatası kesilerek şeytan çıkarılan adamın, parasızlıktan altın yerine paslı demir koyduğu için ölümüne gülen! İstanbul’u fetheden büyük komutan, Bellini’yi çağırıp portresini çizdirince, yasakladığın sanat için hiç mi için sızlamadı! Kars’taki heykele ucube deyip AKM’yi heykellerle dolduranları ne çok sevdin be! Beştepe’de beleş otururken Beleştepe’de ölenlere de mi için sızlamadı? Fatih’in Vakfı’nı müzeleştirene lanet ettik de Çiftliğin mirasını betonlaştıranı seven sen değil miydin? Yassıada’yı bu hale getiren Beton Kemal mi?
İnançsızı Allahsız, inananı kitapsız hale nasıl getirdik? Kime elimizi atsak elimizde kalıyor, nasıl soktuk insanımızı buhranlar anaforuna? Milliyetçiyi muhafazakârlıktan soğuttun, muhafazakârı ilimden soğuttun, çalışan makinayı soğuttun, kötü espri ile ortamı soğuttun. Kazandığımız diplomadan soğuttun. ODTÜ’den Boğaziçi’ den soğuttun. Can Dündar’ı yurt dışına gönderdin de Bahar Şenliklerinde çimlerde oturup bir kutu bira içmekten soğuttun. Bir mangal kebabımız vardı, onun da közlerini soğuttun. N’apim ben de çabalıyorum ama beni de yazmaktan soğuttun. Demet Akalın sana dedi; sen Kisranın saraylarında yanan ateşi söndürdün. Hitit’in Güneşini söndürdün, Mısır kralını, firavununu öldürdün. İnanmıyor diye amcan Ebu Leheb’i öldürdün, dayın Ebu Cehil’i öldürdün. 40 gün mağaradan gelmedin belki Hatice’yi de kahrından öldürdün! Hatice’yi bilmem de Ebu Talib’e kaldıramayacağı yükü yükleyip sanrılarından öldürdün. Mekke’yi fethettin de bir gecede 9 eşi ziyaret eden bedenini fethin 2 yılı dolmadan heba ettin, öldürdün!
———-
Bir noktadan başlamak lazım! Mesela bu 81 ilden getirilen toprağı o illere iade etmekle başlanabilir. Cahille oturup kalkmamak, dalkavukların davullarını delmek gerek. Bir de şu TR haritası meselesi var; yerine Dünya haritası asmışsın. “Kaldırın şunu ufkum daralıyor!” diye. Madem öyle dünyayı fethetseydin ne de olsa içinde o küçük harita da vardı. Madem vizyon bu, Temmuz mevzuu sana hiç yakışmadı.
Bizim ağabeylerimiz vardı. İsa babasız dünyaya geldiği için kendini feda eden Zekeriyalarımız vardı, çaydanlığa fazla su koyup birazını tekrar lavaboya dökünce fırça yediğim abilerim vardı. Biz israfı tartışırken kim silahı tartıştı? El insaf! Bırak vatandaşa sıkmayı talim yapılmadan sıkılan her mermi israf değil mi? Talebene; ne yapacaksın Cumhurbaşkanlığını, Allah bize yeter! Diye öğüt veren, çiçek çocuklar yerine kardelen yetiştirmek için yola çıkan kimdi? Pervazlarda yatıp, çayı birkaç kez demleyen, kendisine sunulan tüm somon ekmeği görünce öğrenci malı deyip sofradan kalkan sen değil miydin? İsa’nın hikayesinde geçiyor bu ‘loaf of bread’ meselesi. Galiba bu Hoca’nın masadan kalkma hikayesi arak.
14 Kasım 1983, çevirelim, 14 Kasım 1938. Atatürk öleli 5 gün olmuş, dünya yeni müçtehidini bekliyor. Arkasından koşanlara göre Atatürk’e karşı yeni doğum. Hâlbuki vesikasında yazan 1941. İlk olarak bu tezi çürütelim. 4 Yapraklı Yonca Modelimize göre evrendeki her şeyin zıddıyla bilinmesine gerek yoktur. Evrendeki yasa; Aksi Seda ya da ayna esasına göre çalışır. Atatürk’ün karşısına konulacak isim Said. Çünkü 1922-1950 arası 28 yıl içeride yatmış görünüyor ve bunun 16 yılı bizzat Atatürk döneminde yaşandı. Yani ‘Okuyucular’ düşman olsunlar da FETÖ’cüler düşmanlık yapmasın. Çünkü yeterince düşman nurcu var. Onlar bu ebcet hesaplarını iyi bilirler. Mesela Kıyamet takribi 2150, şimdiden inananlar hazırlığa başlasın! Meclise gelip kâinattaki en büyük hakikat imandır sonra da namazdır diyen adamı neden 28 sene süründürdük, buna bakmak lazım! Hele ki; “Paşa, Paşa! Gözlerini oyarım!” şeklindeki yakıştırmalar genel karakteri ile hiç uyuşmuyor Üstadın. O sürgünde Barla’dayken bir komutan köye geldiğinde tartıdaki peynirin altını gazete koyan bakkalın ağırlığın altına da gazete koymasına binaen; “Üstat buraya da gelmiş!” sözünü söylemesine yol açmıştır.
Aksi Seda teorimize göre zıt kutuplar birbirini çeker ama aynı cins olması gerekir. Necip Fazıl ile Nazım Hikmet kavgalarını hepiniz duymuşsunuzdur. Tahir köpek olayı. Ya da ‘Catch me if you can’ de kendisini yakalamaya çalışan polisi arayıp: ‘Senden başka arayacak kimsem yoktu!’ diyen Leonardo’yu hatırlayalım. Can Dündar’ın Mustafa’sında; başı kapalı annesini özleyen, Latife konusunda ızdırap duyan ama içkisinden eğlencesinden geri duymayan bir lider. Allah’ın kimi seveceğine biz karar vermeyelim derim. İçki konusunda da koskoca bakan olmuş Ertuğrul Günay’ın Erdoğan’ı görünce kadehini saklaması ona olan derin saygısını göstermiyor mu? Madem bu kadar saygılısınız, neden yıkmaya çalışıyorsunuz ki! Kato Dağı’nda bayram namazını karıştıran Soylu’nun FETÖ’cü olduğunu savunmayın. Hele de Cumhurbaşkanı: “Senin yerin burasıdır!” diyene kadar öyle bir hayale asla kapılmazlar, karakterlerinde yok.
15 TEMMUZ
Öncelikle Allah’tan ölenlere rahmet diliyorum, ne olursa olsun bir canın tüm devletlerden daha üstün olduğunu düşünüyorum. Sebebi ne olursa olsun, kimin ne kadar kıymetli olduğunu hiç kimse bilemez. Aynı zamanda sinerji yaratıldığını düşündüğüm bu tarz dava adamlığında, ölenlerin evrenin aksisedasından yepyeni bir doğuma sebebiyet verecek içeriğe katkı sağladığını tam anlamıyla aynı şekilde olmasa da bu evrene tekrar itildiği kanısındayım. (Bakınız Dört Yapraklı Yonca Modeli).
Taş yerinde ağırdır. Erdoğan-FETÖ kapışması olarak nitelenen mücadelenin, Devleti korumak için oluşturulmuş ordu yoluyla açığa çıkması izah edilemez. Genelkurmay Başkanı olmak için kopya çekme yoluna başvuran FETÖ anlamlandırılabilir ama başkan da siyasete bağlıdır. Bakanlığın izniyle kurulan özel okulların kapatılıp, bakanlığa bağlı diğer özel okulların açılması da yeni siyaset alanına girmektedir. Mücadele ya da müsabaka ancak kendi alanlarına değerlendirilirse anlam kazanacak, aksi takdirde siyaset ve din işleri ile ilgilenenlerin davalarının takipçileri eriyecektir.
80 yılını devirmiş, gurbette yaşayan bir insanın temelde Milli Görüşçü olan birini devirerek ondan daha ‘faydalı’ birini yerleştireceğini düşünmesi abesle iştigaldir. İlk aklıma gelen kavram; kota. Hoca’ya yaranmak için kendisine verilen kotayı doldurmak için her türlü yolu deneyen zihniyet hem samimi insanların çabalarını çıkar gibi göstermiş, hem de övünülmenin verdiği şeytansı gururla kraldan daha çok kralcı hale gelmiştir. Nasıl ki oy çalan parti, birkaç seçim sonra, başta oy çalanları kaybediyorsa (vicdan azabı, umarım) kopya çekip yerleşen insanlar da eninde sonunda hak etmedikleri yerin sorumluluğunu kaldıramayacak ve ilk fırsatta cam dükkânına giren boğa gibi ortalığı yıkacaktır. Aslında hep tartıştığımız liyakat-sadakat meselesinde haklı olanlar düzenin bozulduğunu fark edecek, kendi yerleştirdikleri insanın kendi ellerinde patladığını göreceklerdir. Aslında kavga da yoktur. Erdoğan siyaseti ve diyaneti elinde tutarken, Hoca’da onun eksik bıraktığı büyük boşluğu doldurmaktadır.
İki taş da yerinde ağır görünmektedir. Ali Tuncay’ın söylediği gibi: “Hoca nebulalardan bahsediyordu. Biz bugüne kadar böyle bir söylem duymamıştık.” ifadeleri zamanında çarpıcı gelse de nebulanın ne olduğunu öğrenmek için Stephen Hawking’e ihtiyacımız vardı, Hoca’ya değil. Babaanne tarafından Alibaz hocalardan geldiği için Hasan Dedem ve babamın dayıları Arif, Veli, Ali İhsan ve Emrullah köydeki eli ayağı düzgün insanlardı. Köyde bulunan iki insan camideki hoca ve öğretmendir, yani FETÖ ve Tayyip. Atatürk dönemine kadar da sadece bir kişiyle temsil edildiler. Sonradan Devleti öğretmen, dini cami hocası temsil eder oldu. Bu ikilinin kavgasında da olan ahaliye oldu. Hoca, camiye gelen öğretmeni asla kendisi kadar yeterli görmedi. Çocuklara Kur’an alfabesini öğreten hatta okumayı öğreten hocayı da öğretmen asla kabullenemedi. Başöğretmen ve başkomutan olmak bile yetmeyecekti, hutbeyi de okumak isteyecekti. Hoca ona da izin verdi, cübbesini de verdi hatta kitapları da. Biliyordu ki içten içe, ne verirse versin karşının alabileceği %1’ di, buna sevindi de kendisi kalan %99’u yönetemedi.
Devlet çöktü. Adam televizyonda eski İçişleri Bakanı için burnunu yaptırdı diyor, ötekine Çiller özel örgütü falan. Zaten işler karışık, ortam bulanık bir de sen çıkma diyorlar. Bir arkadaş, artık su bulandı demişti. Ulan biz mi bulandırdık? Kim bulandırdıysa, gidin onu temizleyin.
Her fikre, her görüşe saygı duyuyorum, eninde sonunda hepsi tarihteki yerini aldı. Sadece daha hızlı ve etkili olabilmek için aklıma gelen görüşleri paylaşıyorum. Bu kadar yaşanmışlığı bir anda sineden söküp atmak kolay değil. Sevdiğim bir söz var ama: “Silemiyorsan karalayacaksın!” Gerçi karalayacak gücüm de yok, kıyameti durdurma gücüm de, Mesih’e gelme deme gücüm de, Şeytan gibi Rabbe karşı gelmiş gibi de mallık yapacak halim yok, lütfun da hoş kahrın da der geçerim. Günahım sevabım o nağmelerde. Mahşerde ömrüne kefil şarkılar. Sakız gibi döner durur dillerde, anlatılır gibi değil şarkılar. Kanıma susamış katil şarkılar! hayal meyal hatırladığım bir şarkı. Dalıp gittim uzaklara da şimdi, bizim lokma teorimizin besini lokmayı vücutta aradım, bulduğum yer teorimin anlamı; göz bebeğim! RA’nın gözü İris. Karadeliğin hep gözümde olduğunu düşünmüştüm de acaba ‘pupil’de evrenin şekli saklı olmasın? Adnan Hoca söylemişti. Aslında her şey sanal, karanlık bir odada oturan ruhumuz her şeyi gözümüzde seyrediyor demişti. Gökte ararken yerde bulmayalım? “Uzaklarda arama çünkü sen içimdesin. Taht kurmuşsun kalbime, en güzel yerindesin. ” Yoksa şah damarımızdan daha yakın derken! Ajdar’ı çok mu ti’ye aldık?
DENEMELER
Sinir bozucu bir adamım ben. Bu bir karakter mi yoksa bir taktik mi bilmiyorum. Maslow’un en temel basamağı güvenlik. Belki de güvenlik tedbirlerimden dolayı defansif bir yapıya büründüm. Belki de korkağım kim bilir. Amacım gol attırmamak. Yıllarca 5 numaralı formayı giyip sahaya ön libero olarak çıkmamdan da kaynaklanabilir. Sevdiklerim için sinir bozuculuğum espritüel-nüktedan bir kişilik gibi algılanırken sevmediklerim için yıpratıcı ve asap bozucu olabiliyor. Gerçi çekirdek ailem için işi şansa bırakmadım, onları her ne şartta olursa olsun sevdim. Fakat diğer insanları sevmem onların beni ne kadar sevdiği ile orantılı şekilde ilerledi. Çünkü bence çok sevip hayal kırıklığına uğramaktır aşk. Elbette herkes sevilmek ister, ben de çok çabaladım ama sevgi bağlamından da koparmadım. Bundan böyle herkes ederi kadar derler ben çok önceleri başlamışım bu stratejiye. Sevmediklerimin sinir uçlarına dokunup eninde sonunda beni ne kadar sevdiklerini anlamalarından büyük haz duyuyorum. Çünkü sonra affetmek sadece bana kalmış oluyor. Düzen bozucu değilim ama gerçek şu; sinir bozucuyum.
Bir musibet bin nasihatten yeğdir, derler, doğru! Eğer uçarı kaçarı biriyseniz yaptıklarınızı çok fazla insana anlatamazsınız. Ben öyleyim, her yaptığımı diğerlerine ya da en yakınımdakine genellikle açıklamak zorunda kalıyorum. Tabii sınırları zorlarsanız kelepçe yiyip hâkim karşısına çıkmanız işten bile değil. Bu konularda yeniyseniz hâkim açıklamanızı ters anlayıp konunun gerektirdiği maksimum cezayı yapıştırabilir, bende öyle oldu. Basit bir trafik cezası yüzünden 4 ay hapse mahkum etti ki aslında ceza 2 gün ile 6 ay arasında verilebiliyor. Peşin peşin yazımın ana fikrini söyleyeyim; hapishanede geçen 4 ayla 40 yıl arasında hiçbir fark yok, tabii ki ders almasını bilene. Tanıştığınız insanlar, çalıştığınız ortamlar, yaşadığınız alan, anlatılan her hikaye size yeni bir şey katıyor. Emekli askerler görüyorsunuz, kimi karısına, komşusuna şiddet göstermiş, kimisi de el âlemin kızına sarkıntılık etmiş. Ya da çete mensupları var, 20 yıldır buralarda, bir içeride bir dışarıda. Karnını ortadan yarmışlar, bir daha dikiş tutmamış. Omzunda polis kurşunu var, polise direnmekten ekstra ceza almış. Direnmemişsin işte, adamlar kurşun sıkmış diyorum hala polisi savunuyor. Neyse sonradan iki cezayı aynı anda çektim dedi de iş tatlıya bağlandı. Tabii yaşanan her olayda, kendi yaptıklarım aklıma geliyor, kıyısından döndüğüm birçok olay gözümde canlanıyor. Şükrediyorum, 40 yaşıma geldim hapis yüzü görmedim, yastığa başımı rahat koyuyorum. Kul hakkı yemedim, kimseyi incitmedim, hiç düşman edinmedim. Ne yaparsam yapayım, suçu alkole, uyuşturucuya atacak kadar da alçalmadım. Görünen o ki, buradaki birçok insan suçu hemen alkol ve uyuşturucuya bağlayıp aldığı cezadan yırtmaya çalışıyor, kimse hırsızlığı bir karakter haline getirdiğinden ya da asabi bir yapıda olduğundan bahsetmiyor. Benimki cahillikten, avukat tutmadım, mahkemeyi takip edemedim, iletişim eksikliği yaşadım. Ama bazıları hakikaten punduma gelmiş, basit bir yaralamadan, adî bir hırsızlıktan, küçük bir uyuşturucu satışından 7 yıl yemiş, organize suç görülmüş 70 yıl yemiş, yazık.
Bakmayın siz, “Mezarlıklar kendini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur” palavralarına. Siktiri çekin, fişini çekin, yaşatmayın, kangren olmuş zaten kesin atın. Fazla bir şey yaşanmadıysa ’hayat arkadaşı’ olarak kalmaya devam eder merak etmeyin. Yok şu kadar yıllık karım modundaysanız zaten bir daha kalbiniz ısınmaz. Çoluk çombalak ne olacak diyorsanız, ben bilmem eşim bilir deyin, oturun oturduğunuz yerde. Benim etim ne budum ne üstat, size akıl vereyim. Arkadaş: “halin nicedir?” dedi iki satır karaladım, abartmayın. Genelde erkeği korkuturlar, önce sevinen sonra üzülen olarak resmedilir, kız tarafı tam tersi. Aşamalı olarak ilerlediği doğru, ben size anlatayım: Önce, karar verdiğiniz için mutlusunuz çünkü elbette kararınızdan eminsiniz. Sonra acabalar başlıyor, toparlayabilir miyim, kotarabilir miyim gibisinden. Çevrenizi suçluyorsunuz, bunları size yaşatanların oyununa geldiğinizi düşünüyorsunuz. Bir şekilde bir şebeke kurguluyorsunuz, günah keçileri üretip suçu onlara yıkıyorsunuz. Heyhat, onlarda herhangi bir suç yoksa doğru karar vermiş oluyorsunuz, meselenin sadece ikiniz arasında olduğunu doğrulamış oluyorsunuz, bu da sizi üçüncü aşamaya itiyor ve kararınızı kesinleştirmiş oluyorsunuz. Artık dans edebilirsiniz! Ola ki ikinci aşamada pürüz çıktı ve durumu düzeltebileceğinizi ve karşı tarafı ikna edebileceğinizi düşünüyorsanız hiç vakit kaybetmeyin ve sevgiye bir şans daha verin. Çünkü görülen o ki işler ciddiye binince ya da sarpa sarınca 3. kişiler ortadan kaybolurlar ve menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yaparlar. Çünkü baştan beri onlar sadece kendileri için yaşarlar. Karşı tarafın hatasından döneceğini inanıyorsanız, siz de frene basın ve adam olun.
–
Seviyorsanız sabredin. Merak etmeyin seven kazanır. Sizin sevgi kabınızı doldurup dolduramadığını bırakın o düşünsün. Siz kalitenizden ödün vermeyin. Hep tercih edilebilir olun. Görünen o ki ölünce sadece bir tane dinin söylediği doğruymuş gibi görünüyor, en azından 3 büyük din. Siz doğru olan dinin tarafında olmasanız da diğer tarafta tercih edilebilir bir insan olun, ek kontenjandan girin. Zaten spiritüel dinler gerçekse karma sizi mutlaka bulunduğunuz pozisyonun ilerisine taşıyacaktır. Sosyologları anlıyorum, herkes kendi toplumu içinde örf-adetine göre anlamlı şeyler yapınca değer kazanıyor, politikacıları ya da şirket sahiplerini anlayabiliyorum. Oy lazım, para lazım, topluma entegre olmak lazım. Ben ikisi de değilim, kendimi kısmen özgürleştirdim ki iki çift laf edebileyim. Fincancı katırlarını ürkütmeyi ben de istemiyorum, bazı temel taşların üzerine kurulmuş medeniyetlere saygım da sonsuz. Ebem-dedem böyle yaşadılar. Kimsem yoksa ailem-hükümetim sahip çıktı, nankörlük edemem.
Aslında üzülmüyorum biliyor musun? İçten içe göbek atıyorum, dans ediyorum hatta bildiğin ‘breakdance’ (ayrılma dansı). Bak ne güzel ayrılmışım, tertemiz. Kurgulamışım zamanında, kafaya koymuşum çünkü kindarım, affetmem. Hani birisine bir iyilik yaparsın ama kalpten, çıkarsız. İşte öyle de birisine bir kötülük yaparsın kalpten, derinden. Kalben yapılan iyilik nasıl kalıcı ise kötülük de aynı oranda hasar verici, affedilmez boyutlara ulaşır. Aslında ulaşmalı da! Eğer eşik değeri aşmazsanız sadece kavga gürültü ortaya çıkar, hayatın tadı tuzu kaçar. Ölmezsiniz de sürünürsünüz. Aşkı da sakat bırakırsınız. Derler ya; ‘ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar.’ Tam bu mesele. Fakat gönül işlerini hesaba kitaba dökmek o kadar zor ki. Mesela ilişkinizde asla 3. kişileri suçlamamalısınız.
Eğer bir derdiniz varsa onu direkt karşı tarafla halletmelisiniz. Eğer onu bir yönüyle haklı buluyorsanız, ayrılamazsınız. Safi kötülük, safi şeytanî olmalı ki geriye hiçbir izi kalmasın. Yoksa 3 gün sonra kendinizi alkol masasında bulabilirsiniz. Çok güçlü sebepleriniz olmalı ve güçlü de olmalısınız. Öyle beni aldattı, yok arkadaşında yattı, telefonumu duvara fırlattı, kolumu yaraladı gibi anlık meydana gelebilecek, geçici hatalarla yüz yüze kaldıysanız affedin. Affetmek erdemdir ve çok güzel bir histir, bizzat yaşadım. Matematiksel bakmak istemem mevzuya; 3 kere affedin, dördüncüsünde misliye karşılık verin gibi tavsiyeler veremem. Yapılan işin kötülük dozajı, maddi-manevi hasarı, pozisyonunuzu değiştirme gücü çok önemli. Öyle bir kereydi ama affedilemez diyorsanız iki kere düşünün. Düşünürken de geri çekilin, düşmansa emin olun gene saldıracaktır, yani sizi takmayacaktır.
‘Yumuşak atın çiftesi pek olur’ derler, haklı bir söylem. Duygusal kopuş yaşayınca geriye dönmek zorlaşıyor, öteki türlü naif huylu at tekme atarken bile iki kere düşünür. Küçükken öğrendiğim bir atasözü de: ‘Yavuz itin yarası eksik olmaz’ der, daha da uygun düştü benim lisan-ı hâlime. Kadın tarafı saldırgansa büyük sıkıntı, size psikolojik ve fiziksel şiddet uygulamaya bayılır. Hep sizi kontrol altında tutmak ister. Kalben soğuyan kalbiniz ondan kaçmaya başlayınca da kendine zarar verme kozunu kullanır. Bir şekilde haklı çıkmak, onun en büyük zevkidir. Her şeyi denkleştirip, fitleşip, denge noktasına getirip bağları koparmak istersiniz fakat asla gerçek olmaz, kazanamayacağınız bir savaşa sürüklenirsiniz, yaralanırsınız, ölmezsiniz de yara alırsınız, beyhude çabalarsınız. Yumuşak at olduğunuz için karşıya asla zarar vermediğinizi de biliyorum, sizin o nurlu kalbiniz en doğru kararı verecektir. Tavsiyem şu; koman yiğitlerim, acımayın, kesin bitirin, uzatmayın, siz ona bakmayın.



