HAYATIM 11/22/21 Las Vegas Şehir Hapishanesi ![]()
Manastır…Yani ministry, yani Rabbin Krallığı, yani kutsal yer, kilise! 14 Kasım 1983’te Manastır tepesinin eteklerinde dünyayı ortadan ikiye ayrılacak bir çocuk dünyaya geldi. Türk-Kürt, Müslüman-Hristiyan tüm zıtlıkları birleştiren, dört bir yana hükmedip Davut’un kılıcına sahip olacak tek çocuk dünyaya geldi. Jarusalem ile Babil Talbutunu birleştirecek, Musa’yı firavuna, Harun’u Karun’a, Kabil’i Habil’e kardeş edecek tek çocuktu. Tek çocuk, tek Mesih, cennetin Krallığını yeniden ilan edecek, ‘durun siz kardeşsiniz!’ diye söylendiğinde sözünü bütün dünya işitecek. Haçlılar gibi Kudüs’ü ele geçirmek için yola çıkıp Konstantinapol’ü kaybetmeyecek gerçek bir komutan. Tanrı Kral! 7 cihanın hakimi! Kudreti kötünün sedasını bastıracak bir müzakereci. Dünyaya tam kötü ve iyinin eşit düzeyde olduğu anda gelecek, tam ortada, -ortanca-, tam bağımsız, tüm egemen! Denizi tam ikiye ayıracak, Fırat ve Dicle’yi birleştirecek, hayatının tam ortasını yaşayan bir bilge. 5 harfli bir elmas!
14 Kasım 1983, ortanca çocuk, tosun, doğdu. Evde doğdu, abisinin yanında, babaannesinin / ebesinin kucağına doğdu. Tüm sevgilerin toplandığı eve doğdu. Güldü, herkes güldü. Annesi Zeynep bu sefer ilk çocuk gibi kendi tarafına benzeyen değil, baba tarafına benzeyen çocuğu doğurmayı, ilk bakışta irice, toparlakça, nazaran parlakça çocuğu doğurmayı başarmıştı. Başarmıştı çünkü gençti, Kürttü ve yabancı olduğu ortama verebileceği en güzel hediyeyi vermişti. Genetik olarak tam %50-%50 bölüştürmüştü. Ayrıca erkekti, o yoksullukta abisi için hazırlanan tüm mameleki* kullanabilecekti. Diğer kardeşlerinin doğum günleri sürüncemede kaldı ve yıllar sonra da değişti fakat onunki tamamdı, 14 Kasım.
Mamelek: Mal-mülk, zilyet, eşya. (Vaazda Hocanın; “Mamelekimizi satsak…” ifadelerini Star/ShowTv’nin “Memleketimizi satsak…” şeklinde çevirdiği kelime.)(Yıl 1999: Reha Muhtar’ın yayına bağlanan Hocaya “Mustafa Kemal ATATÜRK” der misiniz, diye ısrar ettiği yıl. (Hâlâ çözülememiş bir ısrar!))
Komşuya gittiklerinde bir an sevgisiz kalıp tırnak makasıyla süngeri delik deşik ettiren de yine onun sosyalliği ve ona duyulan sevgiyi arsızlaştırmasıydı. Çünkü hiç omuzdan inmedi. Hep beklenmedik performans gösterdi. Mesela aynı yaşlardayken kardeşi kaybolmuştu, en azından 1-2 saat sonra polis getirmişti. Fakat onu kaybettiklerini düşünüp aramaya çıktıklarında o kendisi eve gelmişti.
Kimliği geç çıktığı için 1.1.1984 yazılmıştı, bu yüzden okula başlayamadı. Aslında diğer okula gitmeye çalışabilirdi fakat babasının da gönlünden geçen, eve yakın ve görece daha iyi bir okula başlamaktı. Galiba babası da biraz mükemmeliyetçiydi eğitim konusunda. Çok küçük değildi ama tombul da değildi. Ayrıca abisinden okuma-yazmayı da öğrenmişti. Herkese göre hazırdı fakat devlete göre hazır değildi, belki babasını da istemeden üzdü çünkü üzülmeyi bilmiyordu. Babası ona inanmaya devam etti.
Devletle ilk çatışmasını yaşamıştı, kurala boyun eğmişti. 1 yıl bekledi ve yine aynı okula gitti. Daha da büyümüştü. Öğretmeni Ömer Oral Onu ilk sıraya oturmuştu. Mutluydu, akrabası Selma da aynı sınıftaydı, hem de kız Almancı’ydı, başkaydı. Kızlara ilk günden beri hep çok değer verirdi. Ömrü boyunca da kadınlara karşı hep öyleydi. Öğretmenin verdiği 1 aylık dergiyi bir iki günde bitiriyordu. Alaycı değildi, bilmeyen çocukları ezmiyordu. Okulu seviyordu. Okulu bitirince de bahçede çekirge topluyordu. Hem turuncu iğnesinden korkuyor hem de merak ediyordu. Doğayı, kırları seviyordu. Çünkü babaannesine göre o çiçekti, ‘sarı çiçek’. Bir babanın verebileceği akıl-zekâ-güvenin dışında tip olarak da babaydı. Evin tek oğluna benziyordu. Bir annenin verebileceği tüm masumiyeti almıştı çünkü annesi yönlendirilmemiş, yontulmamıştı. Annesinden dinlediği gelin-kaynana-kaynata kavgalarına şahit olmamıştı, çünkü ondan sonra kavgalar bile azalmıştı. Dayıları da yeğenleri paylaşmıştı. En büyük dayı abisini çok seviyordu, halimdi, selimdi, ilkti. Görece en sevdiği bacısının hediyesiydi. Parayı abiye verirdi, o da kardeşlerine eşit dağıtırdı. 10 Lira tam 3.33 bölüşülürdü. İleride devlette çalışırken de bütçeyi böyle dağıtırdı. Afedersiniz haşhaşı bile arkadaşlarına Ömer adaleti ile dağıtırdı. Çünkü Fırat’ın kenarındaki kuzuya verilen değer ile Hakkâri Yüksekova’daki dokuma halıya verilen emek aynıydı. Abisini verilen siyah önlüğü çok kıskanırdı ama belki de Ortanca Teorisinde belirttiğimiz yenilikçi mavi önlüğü ilk kez o giyiyordu.
Abisine siyah çok yakışmıştı çünkü esmerdi. Dayıları da sonradan onu Galatasaraylı yapmıştı fakat ona Galatasaraylı olamayacağını, mavi-sarı Fenerbahçeli olması gerektiğini, böylece rakip olabileceğini anlattı. Bir süre Fenerli kaldı fakat Arif’in Manchester’a attığı gol, onu da abisi gibi Galatasaraylı yapıyordu.
Rakip olmak istemiyordu rahip olmak istiyordu. En büyük destekçisi abisiydi. Hiçbir konuda çatışmayı düşünmedi. Maçların geç yayınlanmasından ötürü, ertesi sabah okula giderken Galatasaray’ın zaferlerini gazeteden okumak kardeşlere büyük keyif veriyordu. Hatta Kayseri 5’incisi olmasına rağmen abisinin gittiği okula gitti. Aynı okula başlayıp İngilizce hazırlığı atlayıp abisiyle aynı sınıfta okuyabilirdi. Çünkü İngilizceyi öğrenmişti fakat babası felsefeci babanın çocuk psikolojisini süzmesinden dolayı geride kaldı ve hazırlık okudu. Hep bir adım geriden takip ederek hem büyüdü hem de abisini büyüttü. Aslında 2 adım gerideydi. Şöyle ki ilkokulda 2. ayı tamamladıktan sonra Kayseri’ye göç etti oradaki müdüre mevzuyu anlatınca müdür öğretmenlerden oluşan kurulun önüne çıkardı. ‘Jale bu jandarma’, 12 x 5 gibi matematik sorularına cevap verince, müdür mevzunun Kasım-Ocak arasında sıkıştığına karar verip 2. sınıftan devam ettirdi. Çünkü onu ikinci sınıftaki bir bayan öğretmenin ellerine teslim etmeye karar vermişti. Bu öğretmeni, orta yaşlıydı, iki-üç kızı vardı, müthiş yetiştirmişti. Onu da evladı gibi göreceğinden kimsenin şüphesi yoktu, evi yakındı, irtibata geçilebilirdi. Başı açıktı, annesi gibi idol olması için kapalı olmasına gerek yoktu. Ayrıca babası da başı açık kadınlardan idol olabileceğini anlatıyordu. Önemli olan masumiyetti. Babasının sevdikleri kadınlar arasında sadece birkaç harf fark vardı. Kapalı olan Zeynep’ti, açık olan ise Ziynet’ti. Yıllar sonra fark ettim o yaşta (8) tabii ki Ziynet isminden bahsedilmedi. Hani Kur’an’da denir ya; ‘Ziynet yerlerinizi örtün!’, Ziynet kapanınca Zeynep haline gelmişti. (Aslında annesi de önceleri başı açıktı. Yani babası ziynetini de bulmuştu. Hem demezler mi; kapalıysa biraz oynak olmalı açıksa biraz toynak olmalı! Denge-balans çok önemli. *
* Yıllar sonra fark ettim o yaşta (8) tabii ki Ziynet isminden bahsedilmedi.
Evet kısaca şöyle diyelim direk ikinci sınıftan başlamıştı. Tabii ki 5 yaşında okula başlayan süper zeki çocukların kategorisinde yer almazdı benzer örnekleri çoktu ama 2. aydan sonra ikinci sınıftan devam etmesi örneği bulunamayabilirdi. Aslında önemli mevzu; Devletin kuralları, kişinin özelliklerine esnetmemesiydi. Babasına daha o yaşta devlete karşı ilk zaferini yaşatmıştı. 2. sınıfı bitirdiğinde karnesi hep pekiyiydi. Sınıfının birincisi de sayılabilirdi ya da en başarılısı diyelim. Babası o günden sonra karnesine bakmaya bile tenezzül etmemişti. Tüm kaynaklar elimizde yok fakat orta son sınıfa kadar karnesinde 5’ten başka bir not olmayacaktı. Aslında dönem dönem ondan zekileri karşısına çıkıyor fakat yıldızları bir parlayıp bir sönüyordu. Abisi ile 2 yıllık arayı 1’e indirmişti ve yine onun peşindeydi. 92-93 senesinde abisi ile beraber özel okulun yolunu tutuyordu. Aslında memnundu, Devlet güzeldi ama malum özel de olsa beleşti.
Abisi sadece yarım yıl okuyabilmişti fakat o 1,5 yıl okuyup ilkokulu 1. olarak tamamlamıştı. Kayseri 5.si olarak da abisinin gittiği Anadolu Lisesini çoktan hak etmişti. Özel okulda öğrendiği İngilizce sayesinde bir sınıf daha atlayabilirdi ama küçüktü 1 yıl dinlenmeyi hak etmişti. Müyesser öğretmenine şükran duyuyor ama kalbinde Nuray öğretmenini başka seviyordu. Çünkü onu alt sınıflara örnek bir öğrenci göstermesinin yanında, dershane kavramı ve diğer öğrencilerin/okulların katıldığı büyük sınavlara da hazırlıyordu. Müyesser öğretmeni öğrencilerin arasında hak geçmesin diye eşit davranırdı ama Nuray öğretmeni onu daha kolay ve kayıtsız şartsız sevebilirdi. Öğrendiği bu sevme şekli, sınıfta bulunan avukatların, müdürlerin, başkanların şekil kızlarını değil en güzel gördüğü kızı beğenmeyi ona öğretmişti. Tesadüf o ki annesi Zeynep’in adını söyleyemeyen çocuklar ona Demet yenge derdi. Fakat sarıçiçeği demet yapacak bir bağ asla olmadı.
Utangaç bir insandı. İlkokul öğretmeni sokakta oynarken görür diye utanırdı.
Dedim ya, beleşti okulu, beleş güzeldi. 5 harfliydi, ortasında L vardı. 5 ve L’ye saplantısı çok eskiydi. Belki beleşçiydi yıllarca da öyle anılacaktı. Çünkü hep zenginlerin içindeydi. Toplam 7,5 sene zengin çocuklarıyla yaşadı. En fakiriydi (matematiksel olarak ispatlanabilir düzeyde fakirlik) ama hakir görülmedi. Görece zengin ama dindar ailelerin çocukları arasındaydı. Başka kolejlerde yaşanabilecek travmaları hiç yaşamadı. Çevresi tarafından hiç hırsızlıkla suçlanmadı, dürüsttü. İki kez hırsızlık yaptı. 8 yaşındayken evde bulduğu parayı komşu çocuğu Ömer’le bakkalda harcadı. Bir-iki ekmek parası kadardı çaldığı para. 13 yaşındayken de marketten çikolata aldı, ödemedi. Görevli arkadaşlarının yanında ona hırsız deyince yerin dibine battı, kahroldu. Parası olmasa da haysiyetini koruması gerektiğini anladı. Toplam iki hadise yaşandı, anlatacak kadar dürüst davrandı. 40 yıllık ömründe başka hadise yaşanmadı. Çünkü abisi vardı, Allah olmasa da hep hesap vereceği abisi vardı. Babası tam 3 sene onu ağabeyini emanet etmiş yurt dışına gitmişti. Ayrıca sınıf arkadaşı Filiz’e ne kadar fakir olursa olsun insanın çalmaması, sabretmesi gerektiğinde diretmişti. 12 yaşında bir çocuktu ama lafından geri dönemezdi. Yatılı okula yine burslu başlıyor, öğrendiği İngilizcenin verdiği avantajla en ön sıradaki yerini alıyordu. Bilime dair kitapları İngilizceydi. Matematik Fen kitapları rengârenkti. Yurtdışı kaynaklı olduğu için yanlı bilgi yoktu. Evrim vardı, Newton vardı ama Adnan Hocanın Yaratılış Gerçeği kitabı yoktu. Dünyanın düz olduğu kanısını uyandıran dini kitaplar yoktu, rengârenk coğrafya kitapları vardı. FETÖ okuluydu fakat özel sohbetler dışında FETÖ’nün kitapları da yoktu, öyle bir öğrenci ayrımı da yoktu. Din kitabında bile her ünitede Atatürk vardı. Zorlama yoktu, Almancı vardı, gurbetçi vardı.
F.T.: “Evet Türkler hep ikincidir derler neden öyleydi bilmiyorum, ben de ikinciliği seviyordum. Geri durmayı seviyordum. İkinci çocuktum, ortancaydım, biliyorum, ön plana çıkmayı sevmiyordum. Belki de risk almayı sevmiyordum ama yine de oradaydım. İlkokul bando seçmelerini kaçırmışım ama borazan takımı seçmelerine yetişmiştim, bandocu olmayı hayal etmedim. O gün statta 23 Nisan şenliğinde bulunmak yetmişti bana, üniformayı hepimizi giymiştik.
Lisede okurken de satranç turnuvasında son 2’ye kalmıştım. Maç ertelenmişti. Final maçını kazanıp plaket alma hayalini kurmadım. Sonuçta rakibim de kazanmak istiyordu. Asılmadım ya da konsantre olamadım. O kazansındı, ona karşı kazanmayı değerli bir şey olarak görmedim. Ama nasip işte ÖSS’ de derece yapan arkadaşım başka okula gittiği için, okulu ben birincilikle tamamladım.
—–
Evet, evet! Abdest suyunu evden getiren hocalarımız vardı, ama yanımızda abdest alan hoca yoktu. Okul müdürümüz din öğretmeniydi ama bırakın namaz kıldığını görmeyi, Allah dediğini duymazdık. Müdür, müdür müdür? Evet müdür müdürdü, bedenci de bedenciydi. Bir nevi hababamdı. Allahçımızda vardı Almancımızda. ‘Cocojambo’ dinleyen Selami’lerimiz de vardı kaset dinleyen Koyuncularımız da. Ben ortancaydım, onların kasetlerini yer değiştirdim. Belki de bir nesli böyle yetiştirdim, bilemedim. Sıra dayağı vardı ama onun dayak yemesi olaydı. Arkadaşları her konuda ona yardım ettiği için sıra dayağından çekinmezdi. Çok sığır arkadaşları vardı ama kopya vermeye çekinmezdi. İngilizce dersinde hoca kopya kâğıdı bulduğunu zannettiğinde kağıtta aynen şu yazıyordu; “Hocam ‘especially’ İngilizce dersinde kopya çekecek kadar zavallı değilim.” Dedim ya Hababam!
Ama Dört Yapraklı Yonca Modelinde belirtildiği gibi aksi sedalarda yaratılan evren, burada yapamadıklarımızı tekrar yüzünüze vurur. Okulu birincilikle bitirdim kütüğe adımı yazdırdım vesselam ama hem ilk sınavında büyük strateji hataları yapıp aynı zamanda tökezleyince nadir görülen okul birinciliği kontenjanı kullanarak hak etmediğim bir üst üniversiteye yerleşemedim. Tabii devletin buradaki payını unutmak, attığı iki kazığa değinmemek olmaz; tüm kaldırıcı soruları biyoloji yükleyen ve neredeyse 10 soruyu üremeye ayıran, adaleti olmayan bir sınavdı. Tabii ki intikam almak yine bana düşüyordu. İkinci kez hazırlanıp TM üzerine strateji kurunca birinciliğe yakışır şekilde ODTÜ kapılarını bana açıyordu. Hem de hukuk, tıp gibi ucu kapalı meslekler değil vezir-rezil olabileceğin uç genişlikte bir imkân sunarak. Galiba rezil olmuştu çünkü bu satırları ABD’deki ranzanın üst katından kaleme alıyordu. Ben Hero muydu, Ben Zero muydu?” F.T.
SAVGI
“The Last Shepherd, ŞAVGI, yani dedem. Köylünün koyunlarını otlatırken zengin sanılıp köyün en eğitimli ailesinin kızını alan dedem. (Bir bağ bozumuydu gidişin 22 Kasım 1998). İlginç bir hikayesi de yok, bir-iki. Askerden bunalıp Erzurum’dan Çorum’a yürüdüğü söyleniyor, 1.000 km. Bir de otobüste uyurken; muavin ‘amca geldik’ deyince heyecandan kara lastiğinin birini (ama birini) otobüste unutmuş eve kadar meshle yürümüş, babaannem görünce şaşırmış, ya insan 1 km yol yürür de nasıl farketmez ayakkabısının birinin olmadığını. Allah adamı işte, öyle derler. Okumamış, etmemiş, ahlaki değerlerini de çevresinden almış. Bazen gereksiz sinirli, bazen duyarsız, bazen inat ama her zaman cesurdu, dürüsttü. İnanın hiçbir özelliği yoktu ki söyleyeyim örnek alınsın. Bence tam bir çobandı. Bir babada olması gereken ve oğluna miras bıraktığı en güzel haslet, çevresini özgür bırakmaktır. Özgür bırakmanın ne olduğunu da bilmezdi ya! Mesela, babaannem dilediği gibi yaşadı. Oğluna gel hoca ol köye dedi, babam okumakta ısrar edince onu da serbest bıraktı. Kızları istedikleri kocayla evlendi, torunları istedikleri gibi bahçede at koşturdu. Kimse beni sevsin diye uğraşmadı, kimseye de eyvallahı olmadı.
Belki de bende suç! 10 ülke gezdim örnek alacak insan olarak yine onu buldum. O paragöz olan Yalama Kazım abisi gibi değildi, Macar Zeki ya da Sağır Mevlüt lakaplı kardeşlerinden farklıydı. Babaannemin Alevi kökenli olduğunu varsaydığım dindar ailesi ile parayı seven kendi ailesini buluşturmuştu. Bir kez daha olmayacak olmuştu ve denge kurulmuştu. Hiç çıkarını düşünmezdi, o yüzden zenginler onu çok severdi. Asla yobaz değildi ve pratikti, o yüzden ilmiye sınıfı da ondan hoşnuttu. ‘Para-mara bunlar geçici!’ deyince; ‘Bir elma versene!’ diyecek kadar filozoftu, sadece farkında değildi. İlme de saygısı vardı, babam 18’e basıp liseyi bitirince karar yetkisini en büyük oğluna, babama devrediyordu. Toprağın bilgeliği böyle bir şeydi. Medeniyet için 700 katlı gökdelene ihtiyacınız yoktu. Asurluların, Hititlerin topraklarında doğmak yeterliydi. Manastırın (yüzyıllarca dua edilen yerin) ruhu doğan çocuklara da geçiyordu çünkü orada yetişen bitkiler yaşananları kaydediyor ve köklerine aktarıyordu. (Avustralya Deneyi – Bitki katilin kendine dokunmasına tepki veriyor.) 4.000 yıllık kadim Hattuşaş, genlerine işlemişti.
Manastır Tepesinde çan sesleri artık duyulmuyordu, eski tapınak yok olup gitmişti, ama yine de dedemlerde ‘Çan’ vardı. Evet çan çalmak için kiliseye ihtiyacınız yoktur, mübarek koyunun boynuna asarsınız o size Tanrıyı anlatır. Tabii ki köylüde anlayacak kapasite yoktu. İki apayrı genin birleşimi olan babam, köyün en zeki delikanlısı seçilip dayılarının desteğiyle okumaya gönderiliyordu. Babam, erişkin yaşa gelen kızlar için; ‘Ya hocaya, ya kocaya!’ esprisi yapardı. Halbuki daha 20’li yaşlarında kendisi hem hocaydı hem kocaydı, hem de hafızdı. Köyün başka adama ihtiyacı yoktu, bi tabii insan ikisi de olabilirdi, böylece din-devlet çatışmasını bitirebilirdi. 80 darbesinde mevzuyu çözmüştü, önemsenmedi. 36 yıl sonra 256 can gitti. Hâlâ da akıl alan kimseyi görmedim.”
“Her nedense babam, kendisine tamamen zıt bir kızı alıp gelin diye tanıtınca önceleri hazmedememişti, anlamlandıramamış, benimsememişti. Ama uzun sürmedi. İki masumiyet, bir evladın hâkimliğinde barışıyordu. Annem Zeynep Kürt’tü, aileye aykırıydı, 3 kız-kardeşin yanında ezilirdi, din-diyanet bilmezdi, ama çok güzeldi, hepsinden güzeldi, başka bir özelliğe gerek duymayacak kadar güzeldi. Çünkü o da Fırat Dicle’nin ortasından, Suriye’den, Babil’in Asma Bahçelerinden, 4.000 yıllık uygarlıktan geliyordu.” F.T.
“Hadi köyümüze geri dönelim! Kesinlikle Alevi dedesinin koyabileceği isimlere sahip olan babaanne tarafım, Hasan Hoca’nın en büyük kızını yine köyde hatırı sayılır bir zengine verme peşindeydi. Dinin tamamının zaten kendilerinin hegemonyasında olduğunu görmüş olacaklar ki, sadece kendilerinin değil ahalinin de koyunlarını giden Şavgı dedeme Gürcü’yü layık görüyorlardı, halbuki bu kutsal ruh bugüne kadar Allah’ın adını anmamıştı. Fakat ailecek değişik bir ticaret kafası vardı. Genetik olarak tamamen zıt olan iki kutbun birleşimini ifade eden en büyük oğul babam onca dinî ismin arasından sıyrılarak Durmuş adını alıyordu ve ileride görüleceği üzere ailenin tüm gençleri üzerinde az çok etki sahibi olacak kadar büyük bir genetik zekaya sahip oluyordu. Kendisini köyden dışarı iten göç sürecinde, çevresinde bulunan akraba kızlarına bir türlü gönlü ısınmamış, göç ettiği yerde yine kendisinden %100 genetik farklı olan annemi beğenivermişti. Benzer süreçleri annem de yaşadığını belirtmişti laf aralarında; kuzenlerinin ona olan ilgisinden bahsetmişti. İşte bugün tam olarak ayrılmış %50-%50 Türk-Kürt genetiğinden oluşan ortanca çocuk olarak bu satırları yazıyorum ki bir daha bu ayrım ülkemde asla yapılmasın. Kendimi iki taraf konusunda bilirkişi yapma niyetini değilim fakat Erdoğan-Demirtaş ayrımını yapanlar iki tarafın da asla objektif olamayacağını düşünmekteler. Siz ne kadar kendinize eğitseniz de 4 milyon yıllık insan beyni evriminin birikimlerine 40 sene ulaşamazsınız. Hatta biz üç erkek kardeş arasında bile abim Kürtlere, küçüğümüz Türklere benzemekte. Ben mi? Benim zihni yapım Türklere, fiziki yapım ise Kürtlere çekmiş. Hani derler ya etle tırnak gibiyiz! Kitabın saçma teorileri barındırmasını istemiyorum ama ellerimin büyüklüğü annem, yumuşak dokusu babam; tırnak yapım annem, rengi babam. Yakışıklı biri değilim, kendimi güçlü de hissetmiyorum ama evrimin iki tarafın da güçlü genlerini topladığı ortada. Estetik açıdan gelişen evrimi gözlemlemek için medeniyetin gelişmesini beklemek gerek. Hitler bu konuda yanıldı çünkü şu anki evrimsel süreçte mükemmel insana ulaşmak, ancak birbirine uzak olan genleri çiftleştirerek meydana gelebilir. En azından güçlü birey üretmek için, ana hedefiniz geçici bir estetiğe ulaşmaksa görünürdeki aryan ırklarının çiftleşmesi size daha güzel insanlar yaratabilir. Tabii ki en güzel insan bu teoride İsa Mesih olmalı çünkü yarı geni babasından aldı. Tabii ki Meryem onu nasıl aylarca sakladı ve doğuracağı zaman neden uzağa gidip çocuğu bir ahırda meydana getirdi bilemiyoruz. Hristiyan kaynaklarında insanların Meryem’i ve bebeği orada buldukları yazılsa da İslami kaynaklar doğumun evde olduğunu ve doğduğunda hemen konuştuğunu söylüyorlar. Bu konuda kesin bilgilere, inanın sizin kadar benim de ihtiyacım var. Günümüz kamera sistemleri ve DNA testleriyle çözülebilecek işler bizi yine yıprattı.” F.T
——————

